30 Kasım 2010 Salı

3 KÜÇÜK CÜCE...

Yazılarımı yazarken, 3 küçük cüce geldi :)
" Biz bu hafta bu evde çalışacağız. Bu evi yeni yıla hazırlamaya başlayacağız, süsleyeceğiz. İşimiz çok uzun ve yorucu, şapkalarımızı şuraya çıkarıp bırakıyoruz, işimiz bitince alırız" dediler.
Geçen sene kızımla boyadığımız kozalakların üzerinde ki kuru yaprağın üzerine koyuverdiler şapkaları :)

MÜCEVHER KUTULARIM.

Her sabah aynı yüzüğü, küpeyi, kolyeyi ya da bileziğimi takarım. Çünkü , kutularımın başına geldiğim her an, kutularımı elime alıp bırakırım, içini açarım, ondan çıkarır ötekine koyarım .....Değiştirmeyi unuturum o an.
Kutu işte, içi dolu, ama huzur veriyor, merak uyandırıyor, dıştan kasvetli bir görüntüsü var. Kutu delisi anlar, ancak beni :)

IKEADAYDIK YİNE...

Yılbaşı üzeri , ne var ne yok bir bakmak lazım, almamak için kendimizi tutmak :)
Gözüme hoş gelenler.....


Sonra da , akşamları kahvenin yanına yiyeceğimiz kurabiyelerden almak lazım. :)
Kahveyi de bu sefer çekirdek alıp, mağazada ki kahve öğütücüsünde öğüttüm...

28 Kasım 2010 Pazar

İKİNCİ ÇOCUĞU İSTEMİYORMUŞ :)

 Melisa'ya kardeş isteyip istemediğini sordum pat diye. O andan beri bunları benim kızım mı söyledi diye düşünüyorum. Şöyle bir bakınca , evet bu cimcime söylemiş olabilir .
"Anne ben ikinci çocuğu istemiyorum , sen iki çocukla ilgilenemezsin " ya da " sen o zaman benimle ilgilenemezsin " gibi birşey dedi. Babası da , isterim demesin diye " zaten o zaman sen bizim yatağımıza hiç gelemezsin, çünkü o bebek olduğu için onu yanımıza almamız gerekecek " diyip kendine yandaşı en zayıf yerinden vurup çekince, bizimkisi " bak anne istemiyorum tamam mı , yanlışlıkla da ikinci çocuk olursa ben yine sizin yatağınıza gelicem " dedi. Ben o anda , ben neredeyim, nasıl yani, cin mi çıkacak bu şeyin içinden , gibi kalakaldım.
Seni seviyorum , minicik kızım .

RESSAM KIZIM.

Cumartesi günü bütün gün evdeydik. Bayramda çok gezince evden dışarı çıkmak istemedik. Temizlik yaptık birlikte, biraz oyun oynadık, ve tabii ki faaliyet. "Anne! ama bu sefer yağlıboyalarını kullanabilirmiyim, hem büyüdüm artık " . Yağlıboya olmaz ama, akrilikleri kullandırdım. Fırçayla resim yapmak çok hoşuna gidiyor. En sonunda da "Senin resimlerinden daha güzel yaptım mı " dedi....


27 Kasım 2010 Cumartesi

CUMARTESİ SABAHI SÜPRİZİ

Oldum olası, gökyüzünün gecesini gündüzünü , bulutlunu, güneşini izlerim. Çok resmettim. Bulutlar, dağlar...
Sabah uyanır uyanmaz ilk işim hemen dışarıya, gökyüzüne bakmak, bir bardak su içmek ve bilgisayarımı açmak. Pek şaşmaz. Bu sabahta aynısı oldu. Fotoğraf makinamın üzerinde bir not. " En son fotoğrafa bak !" Bende sandım ki yine, uyurken fotoğrafım çekildi, ya da Melisa'm mı dolandı acaba yine bana, noldu yine !! Aşkım, benim için bu fotoğrafı çekmiş. Uyandığımda bu manzara olmayacağı için .
Eh tabii , bir de güzel kompozisyon, ben iyi fotoğrafçıyım; harcanıyorum gizli, bulutların arkasında...

ANNE!!! FAALİYET YAPALIM !


Geçen hafta, tabii ki her zaman ki gibi, yatmaya gitmeden evvel; " Anne faaliyet yapalım lütfen! " dedi Melisam. Yarım kalan bir faaliyeti vardı. Okulda , haftanın rengiyle ilgili evde kolaj çalışması yapıyoruz fırsat buldukça. Dergiden sarı olan resimler kesmiştik. Bir kısmını yapıştırmıştık, bir kısmı bekliyordu. Hadi bunu tamamlayalım dedik. Sonra gazımızı alamadık, İkea'dan aldığımız boş hediye kutularını boncukladık....


25 Kasım 2010 Perşembe

KENDİNİZE BİR İYİLİK YAPIN !

Uzun zamandır, kendime bir sabunlanma bezi ya da sünger ya da kese ya da sapı olan bir sünger , arıyordum. Ama baktığım şeyler hiç içime sinmiyordu. Doğal süngerler küçücük,  kese desen uğraşman gerekecek, naylon ipten lifler var, onlarda sağlıklı gelmiyordu. Her markette ya da güzellik ürünleri satan yerlere girip çıkıyorum, bakıyorum , en fazla el kadar süngerler buluyorum, ama bunlar sanki fazla dayanıklı gelmiyecek gibiydi.
Bu akşam Carefour'da alışverişteydik. Yine süngerler ve ben. Olmadı! Kasalardan çıktıktan sonra, Body  Shop gözüme ilişti. Armağancığımın parfümleri var burada. Ben de ,bizimkiler oyun makinalarına doğru gidince, giriverdim.
Bir de bu ay özellikle, kesinlikle zaruri ihtiyacın dışında birşey almamaya söz verdik birbirimize, yani baktığım şey zaruri değil :) çünkü evde lifim var zaten.
Ama rafların arasında, altta bunu görünce, maalesef, aldığım gibi kasaya yanaştım. Bir elimde yine sentetik bir fırça, bir elimde de bu doğal fırça. Kasiyer , bu fırçayı önerdi. Çünkü  doğal kaktüs birşeyinden yapılıyormuş. Selülitlere iyi geliyormuş, kan akışını hızlandırıyor vs.vs. diyince, tamam alıyorum dedim.
Eve gelir gelmezde denedim tabii. Şu an kendimi çok iyi hissediyorum. Yanaklarıma renk geldi.
Hem kese , hemde masaj niyetine kullanılıyor.
Siz de kendinize bir iyilik yapın ve kesinlikle bir tane alın. Pişman olmazsanız, sonra da teşekkür edersiniz bana.

KÜÇÜK DİKİŞ MAKİNAM

Kapalıçarşı'ya gittiğimiz gün bu küçük dikiş makinasını aldım. Alırken, annem her ne kadar da beni vazgeçirmeye çalışsa da ben ısrarla almak istedim. Çünkü ihtiyacım olduğunda, ona götürüp diktirmem bir hayli zahmetli oluyor. "Bu çok uyduruk birşey alma, bozulur," dedi. Tezgahtarda ," ben hep buradaydım, getirin geri alırım" , diye konuşmaya başlayınca, tezgaha bakan diğer çifte annem dönüp, " İyi de biz uzaktayız, bir bunun için buraya mı gelicez, gelsek te sen bu tezgahla tam burada mı olucan" diyince, tezgahtarı bir müşteriden etti. Ben de inatla bu makinayı aldım.
Eve geldim ipliğini değiştirirken, ipin geçtiği yerleri unuttum, tabii ki dikmek istediğim şeyi dikemedim. Ama sonra her ne olduysa, makina çalışmaya başladı. Hemen sökülmüş perdemin uçlarını diktim. Sonra da ne kadar zamandır, Melisa'ya eskimiş pantolonunu kesip çanta yapmak istiyordum. Hatta kesip hazırlamıştım, annem götürüp diksin getirsin diye, ama hep unutuyordu. Onu aldım elime dikmeye başladım.



MELİSA MEYDAN'DA

Bugün daha da büyüdüğünü anladık. Gerçi çok ısrar etmişti, beni oyuncaklara bindirin diye. Biz de kıramadık. Bayram tatilinin son günü, bu güneşli günde, onu oyuncaklara binmeye götürdük. Dönmedolap, atlıkarınca, kano, salıncak  ve hokey oynadı. Bir tek hokeyden keyif aldı. Bindiği oyuncaklarda, sanki zorla bindirmişler gibi öylece oturuyordu.
Bende atlıkarıncadan keyif aldım :)



TAS KEBABI

Bizim Can Bey, her sene Kurban Bayramında, kurbanını keser. Sonra kavurma yapar kavanozlara doldurur ve bir sene boyunca, aklına estikçe yer, gece kalkar yer. Ertesi gün de aklına gelirse, ya da etten konu açılırsa anlatır durur. Ama son zamanlarda kolesterolü yüksek çıktığı için, eti bıçak gibi kesmişti.

Bu sene, bayramdan önce tembihledim kendisini." Şu kavanozlardan bana da getir bu sene ". Bayram sonrası, elinde bir poşet etle gelmiş. Et yiyemediği için kavurma yapmamışlar. İyi dedim bende bunu Tas Kebabı yapayım, ama çok iyi yapamıyorum, anneme yaptırırım dedim.

O da hiç üşenmemiş, oturmuş bu tarifi yazıp, göndermiş bana. Kendisi et ustası bir nevi, vakti zamanında kokoreçte pişirmişti bize. :)
Resmi eti pişirince koyucam.

From: Can TEMİZ / CT Istanbul
Sent: Monday, November 22, 2010 12:32 PM
To: Zeynep ÜNLÜ / CT Istanbul
Subject: tas kebabı


Zeynep
etleri küp şeklinde 1 ila 2 cm arası büyüklüğünde doğra.
sonra yayvan çelik tencereye 2 yemek kaşığı sıvı yağ koy ve etleri at içine.
tencerenin ağzını kapatıver.
ara ara 1-2 dk da bir ağaç kaşıkla karıştır ve etler suyunu bırakır ve 10-15 dk civarı iyice suyu çekilip cızırdamaya başlasın tencere ve etler.
Yani bir nevi kızartır kavurur şekilde pişecek.
ve etler kahverengileşinceye kadar kavrulacak dibi tutmasın yanmasın dikkat et sık sık karıştır.
sonra ateşin altını kısıver.

1 adet kuru soğanı salataya doğrar gibi inceden doğra
2 adet sivri tatlı biberi ince ince doğra.
1 adet domatesi küp şeklinde doğra.

ve ateşi aç bu domates+biber+soğanı etlerin içine at.
1 yemek kaşığıda biber yada domates salçası olabilir onuda tencerenin içine at.
etlerle hepsini iyice karıştır.

tencereyi kapat 5 dk pişsinler 1-2 kere arada karıştırırsın yine.
sonra 2 su bardağı kaynamış suyu tencere boşaltıver.

sonra eğer severseniz 1 adet patatesi oradan ikiye kesip onlarıda 4 de kesip +2 adet havucuda yuvarlak şekilde eşit büyüklükde kesip içine atabilirsin.
havuç ve patates katarsan kaynamış suyu 3 bardak koyman gerekir.

1-2 çay kaşığı pul biber ve birazda karabiber ilave ediver.2 tatlı kaşığıda tuz ilave ediver.

patates ve havuç katarsan yaklaşık 15-20 dk kaynasınlar.dikkat et su buharlaşıp tencerenin dibi tutmasın suyu biterse yine kaynamış su ilave edersin 1 bardak.
yok patates ve havuç katmaz isende yine 15-20 dk pişecek kaynayacak.su eksilmez zaten.yinede kontrol et arada.

her iki durumda da tencerenin kapağını sadece 2 kere aç ve kaşıkla dibinden beri karıştırıverirsin.

melisayla oğuza dikkat et parmaklarını ısırmasınlar :))

23 Kasım 2010 Salı

EMİNÖNÜ VE KUŞLAR

Kapalıçarşı'ya gittiğimiz gün , tabii ki kuşlarımızı da yemledik Eminönü'nde. Melisa her zamankinden daha dikkatli ve sabırlıydı bu sefer. Tabağında ki yemleri yavaş yavaş bitirdi. Bütün kuşlara eşit şekilde  dağıtmaya çalıştı. Yemci teyzenin fotoğrafa değer pozunu çekmeye niyetliydim ki, birden elinde ki boş tabağı, fotoğrafını çeken başka bir kıza , söylene söylene fırlatmak üzere ayağa kalktığını gördüm. Günah, dinsiz gibi şeyler söylüyordu. Kızcağız o halinin de fotoğrafını çekerek oradan koşar adımlarla uzaklaştı. Bende biraz uzaktan, o an sinirinden söylenen teyzenin fotoğrafını bu şekilde görüntüledim. Oraya giderseniz, aman dikkat...


KAPALIÇARŞI - MAHMUTPAŞA- MISIR ÇARŞISI

Geçen hafta ayıptır söylemesi Kapalıçarşıya gittik. Babama süpriz yapalım dedik. Melisa'ya " Dede biz Carefour'dayız, sen napıyorsun, nasılsın ?" dedirttik. Telefonla sohbet ederken, karşısına çıkarttık. Çok hoş oldu. Herşey çok çabuk gelişti. Dükkanda fazla durmadık. Bedesten'de sokaklar arasında labirentte gezer gibi gezdik. Melisa kendi makinasıyla, bende kendi makinamla bir sürü fotoğraf çektik. Deli Kızın yerine uğramak istedik. En son gittiğimizde oradan oyuncak bir kedi almıştık. Ama orası artık kapanmış.
http://www.delikiz.com/DKY%20Web/aksam.htm
www.delikiz.com

Cambaz diye bir dükkan açılmış. Tezgahtarlar aynı. Camdan küçük objeler yapıyorlar. Önümüzde ki günlerin simgesi Noel Babalar vardı bir sürü.  Mahmutpaşa ,  Mısır çarşısına doğru devam ettik. Mahmutpaşa 'dan itibaren epey kalabalıktı.






CAMBAZ





                                                                           
                                      


19 Kasım 2010 Cuma

I LOVE YOU...

Eniştemin ağzından bu hikayeyi dinlemek o kadar hoşuma gitti ki, herşey gözümde canlandı. Ben de yaşadım oralarda, bir kürt oluverdim, eniştemin ( urfa) şivesiyle içimden konuşup , ona cevap vermeye başladım. Hikayenin, filmin adı bir türlü aklına gelmedi, oyuncularda... Şifre kelimeler, Mardin, Kürt, nüfus kağıdı olmayan halk, devletin halen tanımadığı bir köy. İlk önce hikayeyi okuyun...

HİKAYE

Yeryüzünün unutulmuş bir coğrafyasında, unutulmuş coğrafyanın kuş uçmaz kervan geçmez diyarında, yalın ve yalnız bir köydür Tinne. Varlığı yokluğu bilinmez, tek şahidi söz kamaştıran Güneştir belki de.

Burası ülke haritasinda bile görünmeyen, okulsuz, yolsuz, sağlık ocaksız, tüm halkı kimliksiz Tinne’dir. Kürtçe’de de “yok” anlamına gelen, belki de adını kaderinden alan yok-köy Tinne’nin tek meselesidir “var olmak ya da yok olmak”.

Tinne, yıllardır Devlet tarafından bilerek ya da bilmeyerek unutulmuş, farkına varılmamış, yok diye bilinmiş bir köydür. Türkiye’nin güneydoğusunda, Mezopotamya’nın ortasında kaderini yaşamaktadır. Kimsenin nüfusta kaydı bile yoktur. Yani resmi olarak ne Tinne vardır. Ne de orada yaşayan bir insan. Oysaki 100 yılı aşkındır Yusuf Ağa ve ailesi o topraklarda yaşamakta ve devlete açılmak istemektedir. Ancak yıllardır yazdığı hiçbir mektuba bir cevap bile alamamıştır. Yusuf Ağa, sırf var olabilmek, tanınmak için, herkes çocuğunu cami avlusuna bırakırken, en büyük oğlu İbrahim’i daha kundakta bir bebekken, fakülte avlusuna bırakmıştır. Yusuf’un imdadına süryani Papaz Hanna yetişir. Ve o gün oradan geçmekteyken alır İbrahim’i ve nüfusuna geçirir. Kimliği olsun, var olsun ve Tinne’yi de var etsin diye.

İşte o İbrahim şimdi 30 yaşına gelmiş, askerliğini yapmış, üniversiteyi bitirmiş, köye dönmektedir. Büyük sevinçle, umutla, neşeyle, zılgıtlarla karşılanır İbrahim. Tinne’nin tek umudu, büyük gururu gelmiştir. Artık Tinne var olacaktır. Kalkınacak, okulu olacak, yolu olacak, sağlık ocağı olacak, muhasır medeniyetler seviyesine çıkacaktır. Ancak İbrahim dönmüştür dönmesine de, kalbi buralara kadar gelememiştir. İbrahim’in okumuş, askerliğini yapmış ve aşık olarak köye dönmesi büyük sevinçle karşılansa da, bu sevinç Yusuf Ağa’nın kızın adını duymasıyla birlikte bir şoka dönüşecektir...
Jessica. Nerelidir bu Jessica? Kimlerdendir? İbrahim söyler: Colarado!
Maaile şaşkındır herkes. Kolarado???
İbrahim, Adana’da Çukurova Üniversitesi’nde Su Ürünleri Mühendisliği okumaktayken, Adana İncirlik’teki Amerikan Üssü’nde tercüman olarak çalışan Jessica’yla tanışmış ve aşka düşmüştür. Bütün hayatı varsa yoksa Jessica olmuştur. Jessica için de durum farklı değildir. Her ikisi de ailesini razı etmek için çok zorlanır.

İbrahim’in ailesinde ve hatta köyünde, hiçkimsenin nüfus cüzdanı bile olamadığı için Tinne’den kalkıp Amerika’ya gitmeleri hayli sorundur.

Ve Jessica sonunda, babası Christopher’ı ve annesi Pamela’yı ikna ederek, abisi Danny’nin de katılımıyla Tinne’ye gelir.

Türk Devleti’nin bile yıllardır duymadığı, görmediği, bilmediği Tinne’ye, gün gelir Amerika çıkagelir.

İşte bu andan itibaren her iki taraf içinde her an bir şaşkınlıktır. Bambaşka kültürler, bambaşka gelenekler, bambaşka dünya görüşleri ve bambaşka medeniyetler.

Bir yanda haritada dahi olmayan Tinne. Diğer yanda dünya haritasının yarısına sahip Amerika. Yaşanan her dakika ve her saniye bir komedidir artık.

Resmi olarak tanınmayan Tinne’de, Kürt genci İbrahim ve Amerikalı Jessica. Bu büyük aşk kendine bir vatan bulabilecek midir?

FİLMİN ADI : AY LAV YU.
Çok beğendim, çok ince espriler var. Bir kere daha izlemek daha fazla keyif vericek.


http://aylavyufilm.com/

BAYRAM ZİYARETİ

Dün akşam amcamdaydık, hem bayram ziyareti hem de kuzenim Cihan'ın , ya da Cihan dayımızın doğumgünüydü...



...........................................

Peri halamızdan dönerken doğal olarak trafiğe takıldık. Yolu çekilebilir kılmak için, her türlü hayale yola çıktık. Kumkapıdan geçerken mis gibi balık kokuları arasından, ışıl ışıl sahil, Selimiye kışlası, boğazı geçmek için bekleyen gemiler, Kız kulesi, tarihi surlar tabii ki,  mehtap ve köprü ve ...