28 Şubat 2011 Pazartesi

MURAKAMİ VE DİPNOT !

Murakami'nin kitabı bitti. Nasıl bitti 187 sayfalık incecik, kitap. Evle işyeri arasında ki servis yolculuğu sırasında, 10 dakikalık mesafede, sadece sabahları okunarak bitti. Ben Murakami'nin bu kitabını çok sevdim. Bir aşk öyküsü, çocukluk aşkı, gençlik aşkı, ve aşkları, evlilik, ve yine çocukluk aşkına geri dönüş. Sizi öyle bir sarıp sarmalıyor ve sürüklüyor ki, ya yaşadığınız benzer duygular, ya da yaşamak istediğimiz duygularla başbaşa kalıyorsunuz. Anıların izi hele çocukluk aşklarının izi, derinden oluyor. Yer yer ateşli satırlar...

Hepsinin dışında , aklımda hep bir soru vardı, o sorunun cevabını burada buldum. Demek ki dedim, doğanın kanunu bu. Kime sorarsam sorayım buna gerçekten inanarak cevap vermediğini gördüm. Çok zor bir soru bu. Ama bu kitapta cevabı var. Böyle olduğuna hep inandım, ama cevabı hep bir yerlerde aradım, ya da duymak istedim. Kitapta sadece birkaç satırla belirlenmiş.
......
"Sence 3 çocuğumu da aynı şekilde mi  seviyorum ?"
"Bir fikrim yok."
"Peki ya sen? İki kızını da aynı mı seviyorsun?"
"Elbettte."
"Hala küçük oldukları için", dedi. " Biraz büyüsünler bakalım. Önce birini daha çok seveceksin, sonra öbürünün üstüne düşeceksin. Bir gün ne demek istediğimi anlayacaksın."
"Gerçekten mi?" dedim.
"Bunu onlara asla söylemem ama üç çocuğum arasından en çok Yukiko'yu severim. Bunu söylediğimde diğer ikisi için kötü hissediyorum ama böyle. Yukiko'yla çok iyi anlaşıyoruz ve ona güvenebiliyorum."
.......
Bu kitaptan bana kalacak en önemli yer burası.

26 Şubat 2011 Cumartesi

AKMAZÇEŞME NO:4 BEŞİKTAŞ

Bu fotoğraflar , 2 haftadır hazır, yazıyı bekletiyorum. Bir türlü vakit bulup, kendimi toparlayıp yazacağımı yazamadım.  Aslında yazacak çok şey var. Burası dedemin Beşiktaş'ta oturduğu evdi. 25 sene kiracıydı bu evde. Bina tahta, ve sanırım 70-80 senelik bir bina. Anneannem 82 'de , dedem'de 98'de vefat etti. Kronik bronşiti vardı. Her kış bronşiti başladığında hasta olduğu için bizde 2-3 ay geçirirdi, 2-3 ayda İsviçre'de teyzemin yanında kalırdı. Bronşitten dolayı, kalbide yorulurdu. Gece gündüz öksürürdü. Bazen kalbi güçsüz kalır, hastaneye yatardı. Doktorlarda hep bu sene kurtulması zor derlerdi. Ama dedem kuvvetli bünyesiyle 83 yaşına kadar yaşadı. Son sene , Teşvikiye'de ki evimizde yanımızda 1 sene kaldı. Evin içinde gece- gündüz hırıltılı bir nefes, ve bir sabah kalktığımda o ses yoktu....
Ben o bir sene boyunca bu evi Atölye niyetine de kullandım, o zaman 24 yaşındaydım. Ama dedem vefat edince, Teşvikiye'de ki evde oturamadık. Annem , Beşiktaş'ta ki bu evi de, boşaltamam. Sen ihtiyacı olan birilerini bulup evi dağıt dedi. Dedem , anneannem vefat ettikten sonra bu pencerenin önünde ömrünü geçirdi diyebilirim. Çiçeği yoktu tabii, ama radyosu vardı. Kuşlara yem verirdi. Bu ev tam Beşiktaş Kültür Merkezinin karşısında, eski Mıstık Sineması. Yolun diğer ucunda da Yıldız sineması vardı. Camın önüne saat 5'te oturur, sabah işe gidenlere selam verir, hayırlı işler derdi, akşamda hoşgeldine oturur, sokak sakinleştikten sonra, erkenden yatardı. Eski ahçı olduğu için çok güzel yemekler yapardı. Hemen altta ki dükkanda bir bakkal vardı, benim çocukluğumda,hem arkadaşıydı hem de evsahibi, unuttum şimdi ismini. Her öğlen yemek pişirir, çayda saatinde çayda yapardı ,camdan uzatırdı tepsiyi. Melisa kadarken ya kapının önünde ki merdivenlere otururduk beraber, ya da sandalye çıkarır otururduk. Ben de bakkal amcanın kapıya fırlatıp attığı gazoz kapaklarını biriktirirdim. Bazen bakkala girerdim, buzdolabının kenarına attıklarını da toplardım. Sonradan rahmetli olunca, dükkanı elektrikçiye kiraya verdiler.
Ben dedemde kalmaya gitmeye bayılırdım. Tam çarşının ortasında olduğu için, içeriye doluşan insanların sesleri, karşıda kokoreççi, yanında dönerci, onun yanında kuruyemişçi, onların tam karşısında iki büfe, onun yanında pastane, sabahları kürt börekçi... Sabahtan başlardık, ben istemeden o alırdı. Börek, kokoreç, sosisli sandviç, döner, çikolatalı puding, evde de pişirirdi bazen, kıymalı börek, pilav, hoşaf, kuzu pirzola, sovanlı çoban salata, çayına da doyum olmazdı.


Taş merdivenlerden çıkınca, kahverengi ahşap kapı karşılardı bizi, anahtarı, tatlı kaşığı büyüklüğünde... Beyaza boyamışlar şimdi.


Tam benim durduğum yerde, yine koyu ahşap kahverengi, aslan başlı ayakları olan oyma bir yemek masası vardı. 6 tane tonet sandalye ve kasanın olduğu yerde de tel dolap. Kafesli kapı yeni takılmış, demir kapı vardı. Tavan aynı, kapının üstünde ki göz göz pencerelerde olduğu gibi duruyor. Yerler ahşap ve üzerinde muşamba vardı, laminant parke kaplamışlar. Solda ki ilk oda oturma odasıydı. O basamaktan inip çıkamazmışım, dedem her gittiğimde hatırladırdı bana..." Hey gidi günler hey, evlenecek kız oldun....şu basamaktan inip çıkamazdın." sonra... " Bugünde akşam oldu.... bugünde bitti... bugünü de yedik, bitirdik."
"Dede neden öyle söylüyorsun, daha öğlen olmadı..."  Daha küçücükken , dedemde ölüm korkusunu hissetmiştim.

Holde  durduğum yerden çektiğim, arkada ki yatak odası.Sol tarafta iki kişilik yatak ve sağ tarafta camın kenarında uzun çekmeceli bir şifonyer. Adamın oturduğu yerde de benim bebeklik arabam vardı. Büyük tekerlikli , lacivert, beşik niyetine de kullanılan. İsviçre'den dönerken getirmişler, dedemde vefat edene kadar halen saklıyordu. Bana çok düşkündü. Bunu her gittiğimde bana doyasıya hissettirirdi. Hatta annemin, babamın sevdiğinden daha çok sevdiğini düşünürdüm. Bana bazen " Ah kızım sen olmasan ben ne yaparım " derdi.
Holde durduğum yerden oturma odasının görünümü. Camın kenarında bir divan, hemen kapının sağında bir divan vardı. Karşı duvarda vitrin.
Anılar çok güzel. Bu evi dedem öldükten bir yıl sonra görmeye gittiğimde, yine bir Cafe yapmışlardı. Evin içine girmiş olmak beni, çok ağlatmıştı. Hıçkıra hıçkıra ağlamıştım. Dükkan sahipleri çok üzülmüştü. Bu sefer gittiğimde, Cafe yeni el değiştirmiş, bir ay olmuş. Onlarla da sohbet ettim. Aslında isterdim, dedemin oturduğu camın önünde bir kahve içmek ve o pencereden dışarıya bakmak, pencereyi kaldırarak. Ama yüreğim dayanmadı. Bir daha ki sefere.....

Dedecim!
Seni çok özledim, o gün hiç ağlamadım, çünkü sen uzak ülkelere tatile gittin benim için.  Ben seni hep yanımda hissediyorum. Rüyalarımda bazen sık sık, bazen ara ara, evin içinde dolaşıyorum, seni ziyaret ediyorum, sana yemek getiriyorum, okula giderken uğrayamadığım için, akşam dönerken gelip, anahtarla içeri girip, sen uyurken yanağına yine öpücük konduruyorum. Sonra eve dönüyorum. ....................

24 Şubat 2011 Perşembe

SON İZLEDİKLERİM

Bu filmde biraz Kafka, biraz Picasso buldum. Ben çok beğendim. Filmi izlerken iki oyuncudan haberim yoktu, arkadaşlarımdan biri iyi bir filmdir izlersin diye verdiklerinden. Sophie'yi izlerken , aaa ne oluyor, hani bir oyuncu vardı, sanki biraz ona benzemeye başladı diyerek izledim.

Tüyler ürpertici atmosferiyle Dönüşüm, psikolojik gerilim türünün bildik öğelerini alışılmadık biçimlerde ve yine kadın ekseninde kullanırken yönetmenin önceki filmi Dans Ma Peau’yu hatırlatıyor. Filmde, bir yazar olan Jeanne, bir fotoğrafın izinde İtalya’ya gider, burada bir kadının peşine düşer ve bu kadına dönüştüğünü fark eder.
Ben bu tür, savaş filmlerinden normalde hiç hoşlanmam. Kan, vahşet, ölüm görmeğe pek meraklı değilim. Eşime eşlik ettim. Konuyu sorduğumda 1000 'li senelerde, haçlı seferlerini ve Kudüs hikayesini anlattı. Filmi izledikten sonra , bu kutsal şehrin halen nedensiz yere, paylaşılamamasını  anlıyorsunuz. O zamanda insanların paylaşamamasının bir nedeni yokmuş, ondan öncesinde de neden paylaşamamışlar, onu da bilemiyorlar. Bu dava halen devam ediyor, nedensiz yere. Film birçok yerinde birçok mesaj veriyor, tabii anlayanlara. Bu filmi radikallerin izlemesi lazım aslında. Hristiyanlar bile bu filmi yaparak, resmen günah çıkarmışlar. Kudüs herkesin...
tr.wikipedia.org/wiki/Cennetin_Krallığı

23 Şubat 2011 Çarşamba

SÜTÜNÜ KEDİ GİBİ İÇMEK...

Bizim tatlı cadının defterinde bir not. Bugün Melisa epey coşkuluydu. Belki kendi anlatmak ister.
Akşam evde ;

" Melisa'cım bugünün nasıl geçti, yaramazlık gibi şeyler yaptın mı?"
" Evet, sütümü kedi gibi içtim, sabah kahvaltısında ..."
" Nasıl yani...?"

Elini bardak yapmış, o küçük dilini çıkarıp, nasıl içtiğini gösteriyor.

" Melisa , doğru birşey mi sence bu davranış."
" Değil, öğretmenim beni küçüklerin masasına oturttu zaten."
" Peki öğretmenin seni, bu davranışın için uyardı mı "
" Evet uyardı."
" Peki kaç defa uyardı"

İki elinin parmaklarını göstererek, çok olduğunu ifade ediyor. Ben bu olay karşısında kendimi gülmemek için zor tutuyorum. Biraz anlıyor gibi, fırlamalık yaptım, ama hoştu derdi gibi bakıyor. Nee... yapıp , ellerini iki yana açıyor. Ne var bunda dermiş gibi.

"Melisa'cım, bir kere yapmışın, öğretmenin seni uyarmış. Burada önemli olan yaptığın hareketin yanlış olması değil, öğretmenin yapma dedikçe senin devam ettirmen . Biz sana söz dinlemen gerektiğini vurguluyoruz." ..ciddiyetimizi anlasın diye ... " Öğretmeninin yüzüne nasıl bakıcam ben şimdi, öğretmenin diyecek ki, Melisa'nın annesi ve babası, çocuklarını güzel eğitmiyorlar ki Melisa söz dinlememeye devam ediyor. Biz bir daha öğretmeninden bir şikayet duymak istemiyoruz ."
" O zaman ödüllendirecek misiniz beni "
" Söz dinlemeyi öğrenmezsen, bazı süprizlerinde eksiltme yapmayı düşünüyoruz. Mesela Çikolata, daha az yemeğe başlayacaksın"

Bugün okuldan ben aldım. Öğretmenin yanında bana," annem bir daha sizden şikayet duymak istemiyor , yoksa bana kızacak" dedi.  " Evet sende buna uygun davranacaksın Melisa  dedim.
Öğretmeni , defterine not düşmüş. "Bugün Melisa her zamankinden daha kontrollüydü" , diye.
Utandırma demek işe yaradı.
Bir de itiraf ediyorum, " Sütünü, mutfakta yerde tastan kedi gibi mi içmek istersin " dedim. Hoşuna gidip güldü, ama sanırım bazı mesajları aldı.

21 Şubat 2011 Pazartesi

3 VAKA, 3 TATLI CADI.

Palyaço Bebek koleksiyonum.

Bu hafta sonu çok yorucu geçti. Malum teyzem geldi. Gezdik- dolaştık, alışveriş... Bugün de, annemi Umre'ye yolcu ettik. Biraz hüzünlüyüm.Herkes bir aradayken bir tane fotoğraf çekmemişim, sonra çok üzüldüm. Göz hafızama kaydettim herşeyi. Teyzem her geldiğinde koleksiyonlarıma birşeyler ilave getirir. Şimdilik bir tanesini paylaşıyorum sizinle....

Herşey bir yana hafta sonu 3 vaka, 3 tatlı cadıyla uğraştım. Melisa-Annem- Teyzem. Sürekli üçü aynı anda konuşup benden birşeyler istediler. Arada bir ayyyy.... yeter , teker teker konuşun demelerime kimse aldırmadı. Sonuçta , birbirimizden fazla bıkmadan, tam tadında tuzunda teyzemi pazar akşamı , eniştemin karşı taraftaki evine, diğer akrabalarının yanına bıraktık. Çok ciddiyim. Üçü bir arada imkansız. Gerçi ikisi de bir arada zor. Her türlü kombinasyonda :)

Şöyle ki ,   Melisa beni annemden kıskanıyor. Benim anneme, annemin bana ilgi göstermesine dayanamıyor ve huysuzluk yapıyor. Teyzemi daha evvelde görmüştü, ama işin ciddiyetini anlamamış anlaşılan. Bu sefer ilk gördüğünde yabancı biriymiş gibi tatlı tatlı yanaştı. Sonra teyzem konuştukça, ona bende baktım, biraz bende onun annesiyim diyince, onu da annemle aynı kategoriye koyup, söz dinlememeler, huysuzluklar diz boyuna ulaştı. Hatta burama geldi diyebilirim zaman zaman:)  Onlarla konuşma benimle oyna, bana çocuk bul çok sıkıldım diye baskılar yaptı.

3 vaka diyorum ya; 2 vaka annemle- teyzem, pazar sabahı saat 5'te kalkmışlar. Kahvelerini içmişler mutfakta . Saat 7;30'da annem yanıma geldi, ütü nerede diye." Ne ütüsü neden bahsediyorsunuz, rüya mı, ne dedin anlamadım..."
"Teyzen ütülerini yapıcak, bende yemeklerini, hafta içi rahat edersin, çok yoruldun zaten..."
"Olmaz anne, bu saatte siz delimisiniz, ne ütüsü ne yemeği, bırakın, bende rahat uyuyayım."
"Yok kızım , biz alışığız.... ütü nerde ?"
----
"Teyze napıyorsun sen burada, o gömleklerin (10-15 tane) düğmelerini açma, Oğuz onları hırkayla giyiyor, çok itinalı olmasına gerek yok ütüsünün , jilet gibi."
"Olmaz öyle, nerde görülmüş ( ama bilmiyor ki, biz böyle işimizi kolaylaştıracak nice pratik yöntemlerle yaşamaya mecburuz, zaman darlığından) Bu arada hepsini açmış...
"Sen git yat, biz yapıcaz, ben hep böyleyim , birşey yok bunda"

Gittim yattım, 1 saat sonra uyandığımda, ütüler bitmiş, annemde yemeklerimi pişirmişti.
"Hadi şimdi sıra sende, kahvaltıyı hazırla bakalım" dediler. Keyifli bir kahvaltının ardından, babamda bize katıldı.

Huylarıdır. Senelerce İsviçre'de saat 5'te kalkıp, işe erken yola çıkarak güne başlamışlar. Her ikisi de halen bu huyunu devam ettiriyor. Evlenmeden önce, okula giderken sabah kalktığımda, evin tozu alınmış, saçaklanmış, ütüler bitmiş, hatta yemekler bile pişmiş olurdu.Ben yemek kokusu olan eve uyanmaktan hep nefret ederdim. Sovan kokusu ya da tavuk kokusu, ya da karnıbahar kokusu ... Kahvaltıda hazır olur, eder öyle giderdik okula. Annemde bizim ardımızdan alışverişe ... Teyzem de aynı model.
Annem bize kalmaya geldiğinde, bunları yapmıyor tabii, kalkıp kahvesini içer sonra televizyona bakar, gazete ya da kitabını okur.

Eşime sabah uyandığında anlattım.O da " Sabah 5'te kalktığımda sessizce birileri birşeyler konuşuyordu. Etrafa baktım ışık yok. Hiç aklımdan geçmedi, ikisi kalkıpta oturup konuşacağını, alttan geliyor sesler herhalde dedim"


Annem 72, Teyzem 66 yaşında... Umarım o yaşımda benimde böyle enerjim olur. Bu duramama durumu ikisinde de var, aslında bende de var. Oturamam, yapılacak bütün işler bitmeden. Melisa'nın hareketliliği de buradan geliyor sanırım  :)

NOT: Takip ettiğim blogları haftasonu dahil halen okuyamadım, yarın daha dinç olup, hepsini itinayla okuyacağım. Okumayınca bir eksiklik hissediyorum kendimde, bu yüzden belirtmek istedim... Meraktan ölüyorum, ama şimdi yatmazsam uykusuzluktan ölebilirim.:)

18 Şubat 2011 Cuma

MOSKOVA'DAN GELEN HEDİYELİKLERİM...

Geçen hafta şirketten bir arkadaşım , Moskova'ya gitti. Kendisine , Noni'nin bloğundan edindiğim gezilecek yerlerle ilgili bir liste yaptım. Ama hiçbirine gidememiş. Akşamları diskoya gitmiş, arkadaşının yanına fuara ve birkaç restaurant, ve otelden dışarı çıkamamış. Soğuktan dolayı, diyor. Kendini ne kadar sıcak tutsanda , soluduğun hava ile ciğerlerin üşüyormuş.
Her ne olursa olsun, ben de gitmek istiyorum. Babamın babaannesi Rus . Kiev'den . Beni oralar birşekilde çekiyor, sebebi bu olmalı. Babaannemin babası da Kafkas. Hikayeleri bir ara anlatırım. Keyifle uzun uzun yazmak gerek...
Arkadaşıma, bana  magnet almasını ya da minik hediyelik eşya getirmesini rica ettim. O da bunları getirmiş...




Bu da Melisa'nın diş çekme hediyesi, yine şirketimizden Nazan hn'dan... Amerika'dan getirdi bunları. Mıknatıslar. Elleri, kolları, başları oynuyor. Buzdolabında , yaptığımız resimleri tutturmak için kullanacağız...

Yarın İsviçre'den teyzem geliyor. Bende 2 gün kalıcak, annemle birlikte keyifli bir haftasonu geçirmeyi ümid ediyorum.
Herkese iyi hafta sonları....

15 Şubat 2011 Salı

KADIKÖY-BEŞİKTAŞ ARASI...

                
 Bu haftasonu Beşiktaş keyfinden sonra, dönerken vapurda bu fotoğrafları çektim. Gerçi çok iddialı değilim. Çok amatörce birşeyler yapmaya çalışıyorum. En azından kızıma örnek oluyorum:)
Bu fotoğrafları çekerken aklıma, seneler önce, şimdi ki eşimle Kadıköy'de buluştuğumuz bir günü ve dönerken dalgalara bakarak yazdığım şiir aklıma geldi. Sene 1993 / 8 Ağustos . Pazar günü saat 18:00.
Ayrılırken çok acı çekiyordum. Çünkü 1 hafta sonra görüşme imkanımız oluyordu. Ne zaman, ayrılmayıp beraber evimize birlikte gideceğimiz günler gelicek diyordum. Bu şiirden , 7 sene sonra evlendik. Şimdi kızımla evime dönüyorum, ve o şiir...
                                                     BOĞAZ'DA YOL ALIRKEN

Ucu gözükmeyen sonsuzluk gibi uzaklarda gönlüm
Göremiyor gözlerim ulaşamıyor sevgine.
Artık gözükmüyor, hiçbir iz yok, kilometrelerce uzakta.
Ben yalnız, Sen yalnız.
Hüzünlü ben, boğazda yol alırken.

Duygularım çırpınarak uzatırken geride kalan sulara ellerini,
Seni özlüyorum, senin için gözlerim yanıyor.
Yine sana derinden sevdalanırken.

Güneş batıyor, herşey karanlığa itiliyor,
Sen uzaklaşırken.
Yaklaşırken karaya, yüreğim ve sevgim seninle karşıda.( Kadıköy'de)

Ama sensiz gözlerim seni arıyor, düşüncelerimle.
Her iyileşen duygular
Yeniden acıtıyor bedenimin hislerini.
Yüreğim köpüren dalgalarla savaşıyor
Seni benden uzaklaştıran yalancı güzellikle.




Melisa çekti...

13 Şubat 2011 Pazar

DORA MAAR & PICASSO SERGİSİ VE NATALİ'YLE BULUŞMAMIZ....


Çekirdek Sanat Atölyesi geleneksel sergileri kapsamında düzenlemiş olduğu Leonardo Da Vinci`nin baş yapıtlarından Mona Lisa ile başlayan ve Nuri İyem`in bir kadın portresi ile süren ve daha sonra Modernist dönemin tipik sanatçısı Van Gogh`un otoportreleri ile devam eden "Yorumlar Sergisi" Picasso'nun "Dora Maar" portreleri ile devam ediyor.

Dora Maar 1936 yılı başında Paris'te sürrealistlerin uğrak mekanı Les Deux Magots kahvesinde ellerini kanatıyordu tahta masanın altında. Bir İspanyol, bu kadını fark etti ve kadına yaklaşıp eldivenlerini istedi. O eldivenler yıllarca o İspanyol'un vitrinini, Maar'da Picasso'nun hayatını süsledi. Dora, Guernica'nın, Ağlayan Kadınlar dizisinin ve sayısız birçok başyapıtının esin kaynağı oldu. / haberden alıntı...


Sevgili  Natali ve Nelly'de bu sergiye katıldı. Melisa'yla birlikte sergiye gittik. En çok beğendiklerimizi fotoğrafladık.

                                                             Natali'nin resmi...
                                                         Nelly'nin resmi...











Sergi sonrası, Beşiktaş Starbucks'ta oturup , Melisa'nın rahat bıraktığı kadarıyla sohbet ettik:) Lokumlarda anneme...

12 Şubat 2011 Cumartesi

GÖKSU NEHRİ / 2. BÖLÜM

      Geçen haftasonuna bu fotoğraflarla devam ediyorum.....              
             





11 Şubat 2011 Cuma

RUHUM VE GÖNLÜM GÖKSU NEHRİNDE KALDI...../ İLK BÖLÜM

Geçen hafta ki  Göksu nehri gezintisinde kaldı ruhum ve gönlüm. Söyleyecek birşeyim yok, fotoğraflar size duygularımı anlatacak....







İyi hafta sonları....