30 Mart 2011 Çarşamba

ŞİLE FENERİNE GİTMİŞTİK, ŞİMDİ RESİMLERİYLE AVUNUYORUZ....

Bu fotoğrafları , Ağva dönüşü, Şile fenerine uğradığımızda çekmiştim. Şu an okuduğum Nezih Tavlaş'ın Foto muhabiri :" Ara Güler'in Hayat Hikayesi" nde ki aşağıdaki alıntıyı okuduktan sonra, aslında farklı olanı bulmak dedim, bunu yapmalıyım, ama bence bir süreç ve daha ilk basamaklardan yeni çıkmaya başladım. Çok fazla bir beklentim yok aslında. Hatta fotoğrafçı bir arkadaşıma gösterdiğimde, 300 fotoğraftan 2-3 tanesinin orantısı ya da kompozisyonu doğru çıktı. Gerçi hiç itinalı çekmiyorum. Gördüğümü ve hoşuma gideni çekiyorum. Ama kitapta ki bu anlatıyı sizinle paylaşmak istedim ki, fotoğraf çekerken daha geniş açıyla bakabilelim, ben de deniycem :)
Önce paylaşmak istedim fotoğraflar;
 Ara Güler ..." Çocukluğumda, yazları adada otururken Pırasa adını taktığımız, arkadaşlarla ortak bir teknemiz vardı. Onunla çoğu zaman adanın arka sahiline gider, arabacının hanımı Rum madamın evinin önünde ki patates tarlasını kestirmeden geçer,
yüksek bir yere çıkar ve günbatımını bekleyerek, kızıl güneşin denize değdiği anı yakalar, işte bir sanat fotoğrafı denilen şeylerden çekerdim. Halbuki 400 milyon seneden beri güneş hep böyle batıyor ve ben sanat yapıyordum

 Türkiye'de ki fotoğraf anlayışı, benim Pırasa adlı teknem, madamın patates tarlası ve romantik güneş batışlarının arasında sıkışıp kalmıştır." diyor.



28 Mart 2011 Pazartesi

BAHARI KARŞILADIK ... ARA GÜLER..... VE BİR FİLM.

Ne olucak bu Blogspot'un hali. Okuyorum yorum yazamıyorum, yazıyorum, engellendi diyorlar. Sayfam engelli değil, blogspot girişi engellendi. Sürekli peşindeyim. Bu akşam her ikisi de açık, hayırdır...:) Hemen yazmak istedim. Vakit kalırsa, dönüp yorumlarımı yazacağım.

Gece kullandığım sakinleştiriciye haftasonu ara verince, taşikardim beni çok üzdü, gece çarpıntıyla uyandım, gündüzleri olan çarpıntılar yeniden başlayınca , moralim çok bozuldu. Evdekilerin moralini bozmamak için gizli gizli ağladım. Neyse ki şirket doktorumun telefonu yanımdaydı. Ondan destek aldım. Sakinleştiriciye devam, işte olmak gerekmiyormuş, eve kadar yayılmış stres. Bugünde doktorumu aradım. İlacın dozunu arttırdı. 50 mg'a emanet etti kalbimi, sakinleştirici ve haftada 2 akupunkturada devam. Ben aslında katlana katlana bu noktaya geldim. Kendimi dinlemeye dinlemeye, hep doktora gitmeyi ertelemenin sonucu...  Sorunu kuyunun dibine düşürmüşüm, şimdi yakaladım da, zor çekiyorum yukarı :)

Neyse, bu haftasonu güneşli havanın keyfini çıkaralım dedik. Güzel bir piknik havası vardı. Herşeyden önemlisi, mangaldan sonra kozalakları ve budanan çam ağacı dallarını yakıp, yanışlarını izleyip, çıkardıkları mis kokuları içime çekmek oldu. Annemi de aldık yanımıza, ona da iyi geldi. Melisa'da scooter'ını doyasıya kullandı.
Geriye bu fotoğraflar kaldı.;




Son zamanlarda okuduğum bu kitaptan bahsetmek istiyorum size. Foto muhabiri ARA GÜLER Hayat Hikayesi. Sevgili Natali önermişti. Nasıl güzel bir kitap anlatamam. Nasıl sürüklüyor okurken. Sizi geçmişe, tarihe alıp götürüyor. Ara Güler, Nezih Tavlaş'a anılarını , arşivini , mektuplarını, defterlerini, o güne kadar paylaşmadıklarını paylaşmış.Meydana çok güzel ve öğretici, tamamlayıcı bir yaşam öyküsü çıkmış.


Ara Güler bir fotoğrafçı değil, foto muhabiri ve şöyle açıklıyor.
"Bir patlama olduğunda olay yerine doğru koşan kişi foto muhabiridir, oradan kaçan ise fotoğrafçı"

Bana her zaman kendisi çok mütevazi, ve sevimli gelmiştir. Kitabı okudukça daha çok sevdim. Şimdi tüm çektiği fotoğrafları görmek istiyorum, çünkü o fotoğrafların hikayesini biliyorum artık , ve ne kadar kendisi hakkında kitap varsa okumak istiyorum. Tanışmakta isterdim:) Dedem diye boynuna sarılmakta isterdim.

Dedemle ( Babamın babası) (yaşasaydı) aynı  yıl, Taksim Talimane'de doğmuşlar, anlattığı tarihle dedemin anlattığı çocukluk ve gençliği birbirine o kadar benzer ki. Okudukça dedemin yaşadığı zamanları, sanki onun arkadaşının ağzından dinliyor gibiyim.

İzlediğim birkaç film oldu, ama ençok etkilendiğim film; Leap Year...
İrlanda'nın doğasına, köylerine doyamazsınız ama, yine de filmin başından sonuna kadar yüzünüzde bir tebessümle izliyorsunuz. Beni çok dinlendirdi. Hele o köylü genç. Ah keşke böyle bir sevgilim olsaydı dersiniz:)
Konusu ; ( alıntı)Erkek arkadaşının dört yıldan beri ona evlilik teklif etmemesi üzerine Anna, kadınların erkeklere Şubat'ın 29'unda evlenme teklif edebildiği bir İrlanda geleneğinden esinlenip ipleri ele almaya karar verir. Evlilik teklifi için erkek arkadaşı Jeremy'nin arkasından Dublin'e takip edecektir fakat kötü hava koşulları yüzünden yolda kalır. Dublin'e gidebilmesi için taşra ahalisinden Declan, Anna'ya yardım eder. Anna yolda Declan'a aşık olur. .........................sizde oluyorsunuz :)

22 Mart 2011 Salı

UĞURBÖCEĞİ MİSALİ KALBİM !

Duy Huynh

Uzun zamandır , birkaç aydır, sürekli bir kalp çarpıntım vardı. Yorgunluk had safhada. Aşırı ve ciddi bir stres, işyerinden kaynaklı. Uykusuzluk, geç yatıp kitap okuyayım, film izleyeyim, blog yazıp takip edeyim, derken , benim uğur böceklerinden biri kalbimin içine girmiş. Arada bir kanatlarını açıp çıpınca, kalbimin atışı farklılaştı.:)
Doktora gitmeyi hep erteledim. Zannettim ki kapakçık problemim ilerdi. Şimdi bir de kötü bir haberle karşılaşırsam, nasıl baş ederim. Gerçi şirket doktorum, ondan olduğunu düşünmüyorum dedi. Doktorlardan bu süreçte randevular alındı. Hep erteledim. Neyse, geçen hafta şirkette yaşadığım tatsız bir olay, bardağı taşıran son damla oldu. Sürekli koşar vaziyetteyim, ağlayıp bağırmak istiyorum. Telefon çalıyor, kim çıkacak karşıma, hangi sorun için yine nefes tüketeceğim, ya da aklıma birşey geliyor, kalbim sanki koşarken şarkı söylemeye çalışırmış gibi, atmaya başlıyordu. Hemen randevu aldım. Ekom çekildi, çok şükür bir ilerleme yok. Holter takıldı, bir sürü test yapıldı. Trioidler, kolesterol, magnezyum, kalsiyum, aliminyum :), çinko :) derken. Sadece kolesterol ve karaciğerle ilgili birşeyler yüksek çıktı, ama onlarla şu an için ilgilenilmedi, 1,5 ay sonra tekrarlanacak testlere göre birşeyler yaparız dedi doktor. Bu arada Taşikardim varmış. Bir ilaç verdi, bu ilacı uzun bir süre kullanacak gibiyim. Ama çok iyi geldi. Bugün ilk defa kalbimde çarpıntı olmadı. Normale döndüm. Sanırım o uğur böceği kalbimden uçup gitti :) yada öyle uç uç böceğim şarkısının çalmasını bekliyor. Bir sakinlik çöktü ruhuma ve vücuduma. Çok rahatladım. Bugün Holter sonucunun fakslanmasını istedim. 24 saatlik ölçüm sonucu  kalbim en düşük 56 , en yüksek 142 atmış. Holter takılı olduğu gün ben işe gitmedim. Çok yorgundum. Aslında doktor eskisi gibi hayatına devam et bu sürede demişti ki, hiç sinir bozucu bir olay olmadan yaşadığım bir gündü bu ölçümün yapıldı zaman.

Şirket doktorumuz, hafif meşrep birazcık püsküllü bir depresyonda olduğumu da söyledi,ya hap yazıcam ya da akupunktur yapıcaz dedi. Akupunkturu seçtim.2 ay haftada bir gün yapacağız.  Çin nabzıma baktı. Yaşam enerjim bitmiş :P. Akupunkturun ilk seasından sonra nabızdan baktı yine, enerji toplamaya başladın dedi. 

Henüz Taşikardiyle ve akupunkturla ilgili fazla birşey araştırmadım. Şu an yüreğimde çırpınan bu kanatları sakinleştirmekle meşgulüm.

Hayat şeklimi değiştiremeyeceğime göre, doktorumun tavsiyesi, haftanın 3-4 günü 15-20 dakika yürüyüş, ya da yürüyüş bantı, bisiklet ya da steple, vücudumun endorfin salgılamasını ve stresle başetmesini sağlayıp , bu şekilde bu uğurböceği kalbimin kanat çırpma sayısını 50'lere düşürmek.
Benden şimdilik bu kadar iyi geceler.

17 Mart 2011 Perşembe

KÜRK MANTOLU MADONNA - TOULOUSE LAUTREC

Herkese merhaba. Kısa sürdü biraz ama benim için epey uzundu. Meğer ne kadar çok yer kaplıyormuş hayatımda paylaşmak. Kucağımda özenle meyve taşıyormuşumda bir süreliğine bir masanın üzerine bırakmışım gibiydi. Haber alamamak ne kadar kötüymüş. Bazı zaman bloğuma girebildim, takip ettiklerimi okuyabildim, ama yorum yazamadım, engel imkan vermedi. Bazı zaman hiç birşey göremedim. Bir çok DNS ayarı değiştirdim, ama olmadı. Tam umudumu kesmiştim ki, güzel haber geldi. Bu arada epey şey oldu tabi.  Kısa kısa paylaşacağım ama, öncelikle beni derinden etkileyen bu kitabı paylaşmak istiyorum. Sizlerde görüşlerinizi paylaşırsanız memnun olurum.

Hayalimde ki değil, ama evde Maria'ya  en çok benzeyen objeydi.

Bu kitabı okurken gözümünden önünden geçen sahneler, Toulouse-Lautrec'in resimleriydi. Onun sahnelerinde kilerin herbiri Maria'ydı benim için. Raif'te herhalde sahnenin kenarında oturan centilmenler. Kitapla bağdaştırdım bu ressamı. Acaba Sabahattin Ali'de bu ressamın resimlerini görüp etkilenip, bu romanı yazmış olabilir mi....
 Kitaptan bazı notlar ;

....Beyaz yatak örtüsünün üzerinde birer küçük beyaz kuş gibi duran ellerini tuttum ve onlarla oynamaya başladım.
....Mektuplarının beni bulabilmesi için her mektubumda, üzerinde kendi adresim yazılı bir zarf gönderecektim. Çünkü onun Arap harflerini yazmasına , ne de bizim Havran'daki posta memurlarının Latin harflerini okumasına imkan vardı.

Değişik bir hayat hikayesi olan Lautrec hakkında bahsedersek :( alıntıdır)

Henri de Toulouse-Lautrec


Henri de Toulouse-Lautrec, (d. 24 Kasım 1864, Albi - ö. 9 Eylül 1901) Fransız ressam.
Aristokrat bir aileden gelen Henri de Tolouse-Lautrec'in; resim konusundaki büyük yeteneği henüz çocuk yaşlarda, çizdiği karikatürlerle belli oldu. Akraba evliliğinden kaynaklanan bir nedenle, ne olduğu saptanamayan genetik bir hastalığın yarattığı kırılgan kemikler yüzünden, 1878 ve 1879 yıllarında acı veren bir tedaviyle boy uzatma çabaları sonucu; her iki bacak kemiklerinin kırılmasıyla kısa boylu kaldı.

Moulin Rouge'da Lautrec


Sakat kalmasıyla; annesi ondaki resim yeteneğini keşfetti. Babasından göremediği desteği annesinden alan Lautrec, klasik anlayıştaki resmi değil, "poster" temeline dayanan ressamlığa yöneldi. Seçimi onu başarıdan başarıya götürdü, ünü bütün Paris'e yayılan Lautrec'in posterleri duvarlardan kapışıldı. Henüz 17 yaşındayken denemelerinin sayısı 2400'ü bulmuştu. Emile Bernard, Van Gogh gibi ressamlarla tanıştı, empresyonist akıma kapıldı. 1894–1897 yılları arasında Avrupa’yı dolaştı, bir çok sergi açtı. Ancak gerçek ününe, Moulin Rouge müzikholünü anlatan resimler yaparak kavuştu. Babasıyla olan geçimsizliği ve engelli halinin verdiği bunalımlarla alkole sığınan sanatçı, genelev çalışanlarını çizmeye, giderek, geneleve yerleşip orada yaşamaya başladı. Frengi hastalığına tutulan Tolouse-Lautrec, genç yaşta öldü.

Yatakta adlı eseri, 1893


Henri de Toulouse-Lautrec'in, henüz ölmeden Louvre müzesinde yer almaya hak kazanan ilk ve tek sanatçı olduğu iddia edilir.


10 Mart 2011 Perşembe

SONUNDA DAĞIMIZA KAR YAĞDI.

Bütün kış boyunca bu manzarayı bekledim. Gerçi keyfini çıkardın mı diye sorarsanız, bir tane bir kartopu yapmadım. Elimi kara sürmedim . Kabuğuma çekilmiş gibi, elimi kara uzatmak bile istemedim. Sadece görüntüye doydum. Fotoğraf çektim. Doyamadan , eriyecek biticek 2 gün sonra, kendimi fazla kaptırmayayım, sonra üzülürüm dedim. Kar az yağmaya başlayınca , gidiyor bu senede bu kadarmış, diye kederleniyorum . Sanki senede bir  iki gün buluşan sevgili gibi...
Lütfen gitme biraz daha kal.
Dün akşam, şirketimizin bahçesi.
Bugün arka taraf.
detay, su birikintisi
             Daha fazla yağmalı, bu dalların daha fazla kar taşıdığına şahit oldum ben...

8 Mart 2011 Salı

BLACK SWAN


Sevgili http://deepblueeagleforever.blogspot.com/ Deepblue ile aynı zamanda izlemişiz bu sanat eserini, ona yorum yazarken, bir post haline getireyim dedim. Normalde izlediğim filmlere fazla yorum yazmak hoşuma gitmiyor. Ancak beni çok derinden etkileyen filmler için düşüncelerimi rahatlıkla söylemek istiyorum.
Filmi yalnız hissettim , yüz ifadelerimle, hislerimle, filmden yansıyan acılarla acıyan canımla, ay offlarımla başbaşaydım. Filmin dışına hiç çıkamadım. Normalde arada bir koparım, kalkarım su içerim, dolanırım, kaldığım yerden devam ederim. Bu öyle olmadı. Yaşadığı hırsı, heyecanı, bunalımı, kaybolmuşluğu bende yaşadım. Kaslarım, kemiklerim, tenim acıyordu sanki, yüzüm sürekli buruşuk bir vaziyette. Başarıya odaklanmış bir şekilde....  Bir rüzgar esintisi gibi, ruhumu etkiledi. Bir sporcu olunabilinir , ama balerin olmak için biraz acıya dayanıklı olmak gerekiyor. Tüy gibi olmak için, az ve öz yemek, kasların sürekli esnek olmalı. Dinç, enerjik,disiplinli olmalı ve yaşamalısın. Çevrendekilerde buna uyum sağlayabilmeli ki, yalnız olmamalısın. Natali'nin çabası mükemmeldi. 1,5 yıl boyunca eğitim almış. Kendini geliştirmiş. İncelmiş, kaslarını esnetmiş, vücudunun heryerini kas yapmış. Bence bir oyuncu olarak, üstüne düşenden daha fazlasını yapmış. Balerin olmuş. Bundan sonra da bir balerin olarak yaşayabilir. Aslında bir balerin olmak için küçük yaşta bir denemeden geçiliyor. O yaşta baleye uygunsan devam ediyorsun, uygun değilsen, hiç devam etmeye gerek yok. Bu kadar iyi bir oyuncu olabilmek için gerçekten agresif olmak ve çok büyük bir hırs gerekiyor.
Filmde hiç gözümün önünden gitmeyen sahneler, kameranın Nina'nın boynunu zarifliğini çektiği sahneler, ayak parmaklarının birbirine yapışık gördüğü ama umursamadığı sahne, ve filmin sonunda, döne döne siyah kuğuya dönüşmesi, benimde duygularımın tavan yaptığı sahnelerdi. En kısa sürede ikinci defa izleyeceğim.

7 Mart 2011 Pazartesi

MAGNETLERİM..

Herkese iyi haftalar. Umarım hayatınızda ki herşey yoluna girer. Beklentileriniz olur. Olumlu ve pozitif günler karşılasın hepinizi. Haftasonu yorucuydu benim için. Cuma- Cumartesi CNR'da ki fuarlarda müşterilerimi ziyaret ettim. Toplam 8-9 saat git-gel araba kullandım, dur kalk dur kalk. Çok yoruldum. Cuma ve Cumartesi akşamları 8-9 gibi uyudum. Oturduğum yerde çarpıntılarım bol miktardaydı. Dün akşamda çok geçe kalmadan yattım.
Blogları okuyamadım, yorum yazamadım. Gelişi güzel okumak hoşuma gitmiyor. Bütün yazılar iyice sindirilerek okunmalı, gerekli notlar gerekli yerlere not alınmalı. Önemsiyorum, hayatı önemseyenleri ve seviyorum paylaşımı sevenleri. Hepinizi :)
Magnetlerimden bahsetmek kolayıma geldi bu akşam. Geçen seneden beri koleksiyon yapmayı ciddiye aldım. Kendimden de, birşeyler yapacağım kısa bir süre içinde.

4 Mart 2011 Cuma

MARTILAR .

Dün Eminönü'ne bir firma ziyareti yapalım dedik. Köprüden geçmek sıkıntılı olur diye, Harem arabalı vapuru tercih ettik. Birkaç fotoğraf çekelim diye arabadan çıktık. Yukarı çıktık ki , ne görelim... 3 genç martılara simit atıyordu. Size nasıl bir keyiftir anlatamam. Neredeyse elinizden kapacaklar. Bütün martılar üstünüze üstünüze geliyor. Korkup geri çekilip, bu fotoğrafları çekmeye başladım. Sonra alıştım. Bir iki parçada ben attım. Mutlaka deneyin. Fotoğraf için iyi malzeme. O dakika da 60 tane fotoğraf çekmişim. Artık kompozisyon falan yok. Öylesine doğal fotoğraflar...







Bütün martılar böyle üstünüze üstünüze geliyor işte.... Korku filmi gibi.

2 Mart 2011 Çarşamba

BLOĞUMA DOKUNANIN ELLERİ KIRILSIN !!!

Bloğunda biri Digiturk yayını yapmış. Ondan kapatıyorlarmış. Ama örneğin ben şirketten bağlanmaya çalıştığımda engelli site derken, notebook'tan Turkcell 3G ile ya da evden bağlandığımda sorun yok. Herkes hemen panik yapmasın. Yakınlarınıza bilgi verin.
Bu fotoğraf bizi düşürdükleri durumu ifade ediyor sanırım...
Fotoğraf : Romain Laurent