31 Mayıs 2011 Salı

Kimyam bozuldu bugün.

Yarın, Melisa'yı ilkokula yazdıracağız. Çok düşündük. Etütlü olsun olmasın, o okul olsun, bu okul olsun derken, en sonunda gideceği okula karar verdik. Kaç gündür, heyecan bastı beni. Nasıl büyüdüğüne takmış durumdayım. Daha düne kadar emiyordu, altı bezleniyordu. Benim minicik kuzum, sütüm, kalkıp ilkokula gidecek.  Bugün Didem bu resmi bulmuş, dosyalarının arasında, bana gönderdi. 2 yaş doğumgününde çekilmişti bu resim.  Benim için bir anda, işe dalmışken çok büyük sürpriz oldu. Düşüncelere dalmışken kimyam bozuldu.
Yarın okula gidilecek kayıt için, ama ben gidemiyorum. Gözyaşlarımı tutamıyorum çünkü. Sanki gerçek dünyaya teslim edecekmişim, bende teslim olacakmışım gibi geliyor. Kendi adıma da sanki benim için uzun bir mücadele başlıyor gibi hissediyorum. Dedim ya kimyam bozuldu.

29 Mayıs 2011 Pazar

FATMA HN. MÜZESİNDEN :)

Doğduğum günden beri bu resimlerle bir arada , gözlerim her detayın üzerinde, her baktığımda farklı bir detay farkederek büyüdüm. Bu durum benim için olağandı. Ben aslında herkesin evinin duvarlarında resim olduğunu düşünürdüm. Taa ki, ortaokula geldiğimde, arkadaşlarım evime gelmeye başladığında, bana sorarlardı, annen ressam mı, eviniz müze gibi, o plakları nereden buldunuz, ( klasik ve opera), annen yabancı mı? Annem ne ressamdı, ne de yabancı biri:). Ama sanata düşkünlüğü çok fazladır. Değerli porselenler, antikalar, gümüşler, reprediksiyonlar, kitaplar.  Hal böyle olunca, benimde resme yatkınlığım doğdu. Studio Peinture'a başladığımda, Gülseren Kayalı atölyesinde, kendimi buldum. Evimde gördüğüm göreselliği açıklayan, bir hocam vardı artık. Annem sadece, ressamların hayatlarını anlatırdı, ya da evde ki kitaplarından ben okurdum. Ama teknik olarak bir bilgisi yoktu tabii ki. Ben salonda otururken, tv izlerken bir resme daldığımı çok hatırlarım. O resmin içinde bulurdum kendimi. Nasıl, nerede, acaba kim, neden diye sorular sorardım. Mesela bu üstteki resimde ki kadın için yolun ortasında öylece poz mu vermiş, tavuklar bir yere kaçışmamış mı diye sorardım.
Bu resim, aslında bana alınacak piyanonun üstüne konulacaktı. Ama kirada oturuyoruz ve taşınması zor olur diye alınmadı, annemin gitarı tutuşturuldu elime. Ben hiçbir zaman oturan kız olamadım, hep ayakta ki kaldım. Zaten esmerim, o oturan kız olamazdım ki derdim kendi kendime, öyle avunurdum.

Bu annemim tablosu derdim. Antikacılar çarşısı. Ama neden o bariyeri koymuşlar, bir türlü mantıklı bir açıklamasını bulamadım.



Eve temizliğe gelen kadınlar, anneme sorardı, bu kim diye, annemde büyükannem derdi. Onlarda inanırdı.
Az saklambaç oynamadım ben Monalisa'yla :) Gözleri nereye giderseniz, size bakar. Hep bulurdu beni.

Bu favorilerimdendi. Babanın yüzünde ki mutluluk.Baba daha yaşlı. Annemde keşke bize hep böyle gülse derdim. Annem neden gülmüyor. Biz bebekken gülüyormuydu acaba. Neden herkes alt kata inmiş, Burası üst kat mı alt kat mı? Çocuk böyle durup poz verebilir mi? Çok fakirler. Ama belki eski zamanlara göre fakirlik değildi bu.


Kar mı var yerlerde. Neden erkek kaldırıma çıkmış. Yağmurlu bir hava sanki.

 Bu resimden korkardım. Biri küçükken korkuttu sanırım. Evin çatısında , yumruk şeklinde bir insan eli vardı sanki, bakamazdım. önünden  geçmek istemezdim. Çok az baktım bu resme. Hiç soru sormazdım. Hayal kurmazdım bu resimle ilgili, halende öyleyim biliyormusunuz.
Bunu annemle birlikte almıştık. Poster. Çok romantik, hatta birlikte kullanacaktık. Bir daha vermedi.

   Bu 3 reprediksiyonu da ben yaptım.Kısa bir süreliğine, Salih Zeki atölyesine gittiğimde, kendisi yaptırmıştı. Reprediksiyonun sanatçıyı çok geliştirdiğini söylerdi. Benimde birebir yapabilmem, kendisini şaşırtmıştı. Bu resimleri çizim olmadan direk boya ile yaptım. Hocanın isteğiyle. Çok sevdim bu taktiği, bir sürü yapabilirimdim. Ama yapamayacağım, zorlanacağım şeyleri yapmak her zaman daha cezbedici olmuştur...


25 Mayıs 2011 Çarşamba

NE OKUSAM.


Haziran'ın ilk haftası tatile gidiyorum. İkinci haftası , Pakistan'da ki mektup arkadaşım ailesiyle birlikte İstanbul'a geliyorlar. 9 gün , onları misafir edeceğim ve birlikte İstanbul'u gezeceğiz. Küçük hazırlıklara başladım.
Amacım ilk hafta iyice dinlenmek, güneşe denize gökyüzüne bulutlara kitaba doymak.
Okunmamış kitaplarımdan bir kısmını bir araya getirdim. Seçmeye çalışıyorum. Alsın götürsün beni diyorum.
Bana yardımcı olun, ya da tavsiye de bulunun. Siz en son tatilinizde ne okudunuz, hangi kitap sürükledi sizi başka dünyalara, tavsiyelerinizi bekliyorum.

23 Mayıs 2011 Pazartesi

Eskiz yaparken başladı.

Ben bir yandan defterime eskiz yaparken, annem televizyonda bir ilimizin belgeselini izliyordu. Yöresel yemekler, ovalar, dağlar, tepeler, köy hali, tarlalar, evin dışında yakılmış ateş, ekmek yapan kadınlar. Hatırlamıyorum şimdi, hangi ilimize aitti. Birden anlatmaya başladı. Bende söylediklerini ders dinlermiş gibi not aldım o farkında olmadan deftere.

Dedemin köyü Safranbolu
Babasını, rahmetli dedemin hatırasını, ona anlattıklarını anlatmaya başladı . Dedemin annesi 5 yaşındayken vefat etmiş, ve üvey anneyle yaşamak zorunda kaldığı için, ona babaannesi bakmış. Dedem hatırladığı bayram gününü anlatırmış anneme her aklına geldiğinde, bayramlarda, ve yine televizyonda böyle görüntüler gördüğünde, köyünü özlediğinde. Anlatma sırası hep aynı...
Yufkayı fırınlarlarmış, tepsiye parça parça bölerlermiş, bütün hindiyi haşlar, suyunu bu yufkaların üzerine döker, hindi etlerini de üstlerine ve fırına koyup pişirirlermiş. Üzerine tereyağ biber dökerlermiş. Dedem tavuk ve börek çok severdi. Ama bayram sabahları , bunu bile gözü görmez, koşa koşa Ovacuma'ya bayram yerine inermiş. Ben daha oraları göremedim maalesef.

Dedemin dayısı , İstanbul'da Tophane'de aşçıymış. Dedem 1915 doğumlu diye hatırlıyorum, dayısı da herhalde 25 yaş daha fazla olsa, yıl 1922 civarı herhalde. O dönemlerde evlere yemek yapıp, sefer taslarında dağıtıyormuş. Kim alır ki, catering hizmeti o dönemde. Bu konuyu araştıracağım. Evlere yemek dağıtan bir yerde yemek yapıyormuş dedi annem. Dedem, dayısının İstanbul'a döndüğü bir gün, arabasının arkasına saklanmış ve onunla birlikte İstanbul'a gelmiş. Dayısına sürpriz yapmış. İstanbul'a vardığında dedemi gören dayı, onu geriye gönderememiş.  " Üvey annemden kaçtım "demiş. Dayısının yanında çıraklık yapmış. Hiç okumamış, okuması yazması yoktu. Ben ilkokula gidip, okuma yazma öğrendikten sonra, dedeme bir defter ve kalemle , birşeyler öğretirdim, öğretmenlik yapardım. O da canına minnet yanında oturup onunla ilgileniyorum diye her dediğimi yapardı.

Yıldırım Gürses'den daha yakışıklı dedem benim

Annemi İsviçre'ye gönderdikten bir kaç sene sonra, fotoğraf çektirip göndermiş, yazı yazdırmış arkasına...


Sonra kendisi de aşçı olmuş. Onun da dükkanı Tophanedeydi. Keşke sağ olsaydı da kendi anlatsaydı, tonton dedecim. Hep," İstanbul'da  Tophane gibi yerde büyüdüm, ama ne sigara, ne uyuşturucu gibi alışkanlığım oldu" diye övünürmüş. Annem de Bedri Rahmi Eyüboğlu ya da Eren Eyüboğlu 'yla ilgili bir haber duysa, ya da resim görse, hemen dedemin Tophane'de ki dükkanında Eren Eyüboğlu için, öğlenleri  patates haşladığını söyler. Çok inceymiş, ekmek, pilav yemiyormuş, sanırım şekeri varmış. Izgara et ve 2 patates yermiş. Salı pazarında oturuyorlarmış o zaman, annanemlere komşu. Oğulları  Mehmet Eyüboğlundan da bahsederdi annem, aynı yaştalarmış. 1938 doğumlu. 2 sene önce vefat etmiş. Annem " çok ağladım duyunca, hatıralar gözümde canlandı " dedi. Aynı yaşta birininde vefat etmesi yaşlıları biraz zorluyor.

Sonra döndü Melisama, " ah  Melisa'yı göremedi. Görseydi nasıl severdi "dedi... İçim burkuldu, bizi nasıl sevdiğini anımsadım. Kıyamazdı , annem bize kızsa bağırsa , ağlamaklı olur gözleri sulanırdı, şimdi alıp gidicem çocukları derdi. Öldüğünü kabul edip ağlamayınca, şimdi hatırladıkça acısı çıkıyor...
Ne zaman Anadolu köy yerlerinden görüntüler görsem, hep 1920'lere kadar gidip, tüm anlatılanlar, görülenler, duyulanlar, 1997'e kadar bu şekilde aklıma dizilirler....

22 Mayıs 2011 Pazar

KEYİFLİ BİR HAFTASONU ...

Artık yaz geldi diyebilirizi kanıtlamak için ,dün Bostancı sahiline gittik, montlarımızı evde bırakarak. Bisiklet sezonunu açtık. Melisam babasıyla bisiklet- scooter keyif yaptı . Bende yürüyüş ve fotoğraf keyfi yaparak onlara katıldım. Sonra çocuk parkında buluştuk. Melisa uzun dakikalar boyunca parkta kaydıraktan kaydı. Deniz havasını derin derin içime çektim, güneş ve hafif rüzgar ruhuma çok iyi geldi.


Balık tutmak isteyen var mı ?

ya bu güzel balonlara atış yapmak isteyen...

ben bu keyfi yapabilmem için önce bisiklete binmeyi öğrenmem gerekiyor.

Bugün de Didemlerle birlikte piknik yaptık. Çocuklar yine keyifle oynadılar, kavga ettiler, barıştılar, kavga ettiler, barıştılar, keşif gezisine çıktılar. Keyifli sohbet yeni bir haftaya başlamadan önce bana çok iyi geldi. Fotoğraflar çektik. Beykoz çam ormanının keyfini çıkardık.

bu ışığı yakalamak büyük şans sanırım.

çocuklarımızın keşif gezisinden bize getirdikleri çiçekler
Benim çektiğim fotoğraf.

Deniz'in çektiği fotoğraf ( onun ki daha güzelmi ;)
Canım arkadaşım :)

Kitabı sonunda bitirdim. Ara Güler'i sevdiğim için , kitap hoşuma gitti. Ara Güler öncesi ve sonrasını anlatıyor.
Kısa süreli evliliklerinden ve sonrasında Paris'te ki yaşamından ve iş hayatından bahsediyor.
Benim özellikle ilgimi çeken birkaç şeyden sadece birini paylaşmak istedim.



Ara Güler'le tanıştığın gün çekilen fotoğrafı


 devamı için kitabı okuyabilirsiniz :)


20 Mayıs 2011 Cuma

AKUPUNKTUR SEANSINDA MEVLANA !



Bugün rutin akupunktur seansım için şirket doktorumuz Filiz hanım'ın yanındaydım. Ama her zamankinden farklı olarak sohbet etmek yerine, bana geçen gece bulduğu bir Mevlana şiirini okudu. Okurken gözyaşlarına boğulmuş. Bende tedavimin başında olsaydım, dinlerken sanırım aynı durumda olurdum. Ama adım adım, yavaş yavaş sözcükleri duymaya başlayıp, anlayarak dinlerken, başka ya da hissetmediğim dünyalara gittim geri geldim. Normalde şiiri eğer çok kıymet verdiğim biri yazıp , paylaşmadıysa okumam . Hüzün pek bana göre değildir. Bu şiiri okumazdan önce, bana aslında herkes bizim aynamız, hiç anlaşamadıklarımız bile, birbirimizin parçasıyız. Aslında onlar biziz.... dedi. Tabii ben hemen karşı çıktım. Yetiştiriliş tarzımız, kültürlerimiz çok farklı insanlarla bir aradayız, ve anlaşamıyoruz dedim. O da bana herkes nefsini kullanıyor , nefisle insanlar birbirinden farklı oluyor dedi. Geçen gece uykusuz kalınca, internette Mevlana'ya rastlıyor ve felsefesini çözmeye başlıyor. Hepimiz çözersek, sen - ben, hayat daha farklı olucak, ama o mertebeye çıkmak çok zor dedi.

http://www.dailymotion.com/video/xavpls_mevlanademedim-mimehmet-ahin_creation

DEMEDİM Mİ?

Oraya gitme demedim mi sana,
seni yalnız ben tanırım demedim mi?
Demedim mi bu yokluk yurdunda hayat çeşmesi ben'im?

Bir gün kızsan bana,
alsan başını,
yüz bin yıllık yere gitsen,
dönüp kavuşacağın yer ben'im demedim mi?

Demedim mi şu görünene razı olma,
demedim mi sana yaraşır otağı kuran ben'im asıl,
onu süsleyen, bezeyen ben'im demedim mi?

Ben bir denizim demedim mi sana?
Sen bir balıksın demedim mi?
Demedim mi o kuru yerlere gitme sakın,
senin duru denizin ben'im demedim mi?

Kuşlar gibi tuzağa gitme demedim mi?
Demedim mi senin uçmanı sağlayan ben'im,
senin kolun kanadın ben'im demedim mi?

Demedim mi yolunu vururlar senin,
demedim mi soğuturlar seni.
Oysa senin ateşin ben'im,
sıcaklığın ben'im demedim mi?

Türlü şeyler derler sana demedim mi?
Kötü huylar edinirsin demedim mi?
Ölmezlik kaynağını kaybedersin demedim mi?
Yani beni kaybedersin demedim mi?

Söyle, bunları sana hep demedim mi?
Yazar : Mevlana Celaleddin Rumi

19 Mayıs 2011 Perşembe

BANA SADECE YARIM SAAT ...


Bugün kızımla evdeyiz, dışarı çıkmadık. Evde vakit geçirelim dedi. Sabah sabah resim yapmak istedi. Canıma minnet. O kendi masasında oturdu, ben kendi masamda. Akrilik boyalarla epey vakit geçirdi, modern resim yapıyormuş :) Bende , 2 sene önce Ayvalığa giderken, çevrede ne kadar güzellik varsa, hepsini eskiz defterime geçirmeye çalışmıştım. Doğa güzelliği beni büyülemişti. Hani, nasıl ev dekorasyon dergileri var, bence doğa resimleriyle hatta ağaç fotoğraflarıyla dolu dergiler olmalı. Ağaç yapmayı çok seviyorum. Uzun bir süre ağaç eskizleri yapmıştım. Onlar çerçevelendi ve sergilerde satılmıştı. Elimde hiç kalmadı sanırım. Yenilerinin zamanı geldi, şimdilik bu 2 küçük suluboya. Yarım saat içinde bitti. Resim yapan arkadaşlardan yorum - eleştiri de beklerim. Resimlerin bitip bitmediğine daha karar vermedim. Malum resimler hiç bitmez.

17 Mayıs 2011 Salı

Prenses olucam, olmıycam; Prenses olucam, olmıycam;...

Melisa , bu haftasonu elinde bir papatya.... " Prenses olucam, olmıycam, Prenses olucam , olmıycam " diye Papatya falı bakıyordu.  Sonrasında olucam çıktı. :)
 ............
Bir yerde yemek yiyoruz " Anne garson mu olsam yoksa büyüyünce, ama zor iş sanki, yorgunluk, iyi ki ressam olmaya karar vermişim " dedi.
 .............
Anneannemiz, haftasonu yine bir ara 5 yaş modundaydı. Ben anlatıyorum, " Anne sen yanlış anladın durum böyleyken böyle, Melisa kötü bir şey demek istemiyordu." Melisa  " Anane, bak annem sana ne kadar saygılı davranıyor, sen de bana böyle saygılı olmasın :)... Anane, o sözden beri Melisa'ya bozuk ve hatta sabah okula giderken, "Hadi anane Alasmarladık." ananeden cevap yok, bakmıyor bile. Melisa " Allahım yarasulallah, noldu yine ananeye.... :)
...............
" Baba arabayı dikkali kullan. Arabayı vurursan, tamire gitmek zorunda kalırız,  paramız biter, lüleparka da gidemeyiz "
..............
Bu aralar okul konusunda sohbet ediyoruz bol bol. Bu minikler aralarında da sohbet ediyor anlaşılan , belki bizden de birşeyler duydu. Bugün aniden " Anne beni, Hasan Akan okuluna gönderin, Eylül ve Barış'ta o okula gidecekmiş. Ben Eylülsüz yaşayamam , biz hep onunla birlikteydik , yine birlikte olalım  dedi. Okul seçimini kendi yaptı ;)
......
Bir aydır, okul olarak yeni bir binaya taşındılar. Okulumuzun isteklisi çok, okulu ikiye böldüler. Yeni binayı ikinci gün ziyaretimde, okul kurucumuz Ayşegül hanım, Melisa'yla ilgili 2 gündür yaşadıklarını anlattılar.
Yeni oyuncakların paketlerini sınıfça sırayla açıyorlar, bütün çocuklar sınıf öğretmenlerine , yeni oyuncaklar için  teşekkür ederken, Melisa yanında ki arkadaşına " kızım onları Deniz öğretmen almadı ki, Ayşegül hanım aldı" diye uyarmış. :)
......
Okulu gezdirmişler bizimkilere.. Öğretmen önde çocuklar arkada. Melisa  arkasında küçük bir grup, Deniz öğretmeni spor salonunu gösterirken, bizim ki de arkasına aldığı gruba, karşı sınıfı gezdirerek , burası da seramik atölyemiz diye, tanıtım yapıyormuş.

Aklıma gelen kısa kısa olayları bir arada toplamak istedim. Bu fotoğraf geçen seneden. Tatil zamanı yaklaşıyor. Yazı ve tatili hep birlikte çağıralım.

15 Mayıs 2011 Pazar

GALATASARAY OKULUNDAN SEVGİLERLE ...


Sınıfların dıştan görünüşü
Sabah erkenden kalktık kahvaltımızı ettik ve kura için okula doğru yola çıktık. Bazen heyecan bassa da, kader, kısmet, ben üzerime düşen görevi yaptım, dedim. Eğer alın yazısında varsa olucak, yoksa olmayacak. Daha fazla ısrarlı istemenin anlamı yok. Bugün hava epey ısınmış, orada beklerken anladığım tek şey buydu.
4100 kadar kişi ön kayıt yaptırmıştı. 50 kişi alınacak. Bu kurada torpil hiçbir şekilde sözkonusu değil. 2 tane 25 kişilik sınıf oluşturuyorlar ve herkesin gözü önünde toplar dönerek çekiliş yapılıyor. Türkiye'de torpilin geçmediği tek devlet okulu. Okulun bahçesinde herhalde yaklaşık 10000 kişi vardı. Güneş tepemizde.
Toplar bazen bir tanesi düşmüyor diye, tekrarlanan çekilişler ve 4000 'in üzerinde olan rakamlarla sanırım 2 saat ayakta bekledik orada. İzlemeye gelenlerin ve kurada çıkanların sevinçlerine ortak olmakta güzeldi.  Bir de okuldan çıkışta da problem oldu. O kadar insan, hemen çıkamadı. Bizde döndük, okulun içini gezip, neleri kaçırdığımızı bir görelim dedik. Gerçi, ilkokul Şişli deydi. Lisede bu binada okuyacaktı. Şans ilk çekilişte bize gülmedi, gerçi haftaya cumartesi günü tekrar çekiliş olabilir. Hani kayıt olmak istemeyip, fikrini değiştirip, bu şansı elinin tersiyle itmek isteyen olursa, geriye kalanlar için bir şans daha var.

Öğrencilerin giriş kapısından girdiğinizde sizi bu duvar karşılıyor. Hüzünleniyorsunuz. Hatta Sevgili Buket Uzuner, oğlunu ön kayıt için bu okula getirdiğinde bu duvarı görüp, Gelibolu romanını yazmaya karar vermiş, bunu bir söyleşisinde anlatmıştı. Çok duygulanmıştım. Ama yerinde görmek, insanın tüylerini diken diken yapıyor. Milli duygularınızı ön plana çıkarıyor, ve bu okuldaki çocuklar, hergün bu duvarın önünden geçerek sınıflarına gidiyorlar.

Bu koridorlar çok büyüleyici


Galatasaray hatırası.

Galatasaray'da işimiz bittikten sonra, planımız Sevgili Buket'le buluşmaktı. Ama her zaman ki gibi, Melisa sıcağın altında ayakta bekleyince , huysuzluğu tuttu. Tuvaleti geldi, karnı acıktı, yeni aldığımız topuyla oynamak istedi. Gezmek istemedi. Bu arada bende aceleden, otoparkta ya da arabanın içinde telefonu düşürmüştüm. Plana göre , Tüyap otoparkına yerin dibine aramızdan birinin gidip cep telefonunu alıp geri dönmesi ve gezmeye ya da buluşmaya devam etmekti. Ama kimsenin hali kalmadığı için, eve geri dönmeye karar verdik. Babamız , Melisa'nın açlığına dayanamıp, Bağdat caddesin de birşeyler atıştırmayı teklif etti. Evde bir yandan açım diye ağlayan bir çocuğun yanında, başarılı bir yemek yapmak pek sözkonusu olmuyor.
Sonrasında eve döndük, hemen yatıp uyumak isteğimiz vardı. Babamız saat 3 gibiydi yattı. Bende Melisa'nın teker teker isteklerini yerine getirdim. Evin için istop oynadık, sonra yeni aldığımız alıştırma kitaplarından birini yaparken, ben masada uyuya kalmışım." Anne uyuyorsun, nasıl uyuyabiliyorsun, başın yastıkta olmadan :)"  Güneş bizi bitirmiş. Melisa her ne kadar dirense de zorla onu da yatırdım. Ben 2 saat, melisa 3 saat, rekor babamızda o da 4,5 saat uyudu.


13 Mayıs 2011 Cuma

İÇİMDEN GELDİĞİ GİBİ...

En büyük isteğim, sanatım ve hayatım birbirinden ayırt edilmeyecek kadar iç içe olsun...
Hayatımın her saati, sanatın her dalıyla kavrulsun.
Kızımda bunun şahidi olsun. Belki gün gelir, birlikte aynı keyfi alarak bu duyguyu birlikte yaşarız ve uygulama imkanımız olur.
Güzel bir haftasonu geçirmeniz dileğiyle... Bir fotoğraf paylaşacaktım, ama arasından seçim yapamadım..



10 Mayıs 2011 Salı

GALATASARAY KURASI HATIRASI .... NATALİ, DİDEM , BEN

Bugün Didem'le   birlikte , Galatasaray İlkokulunun düzenlediği kuraya kuzularımızı kayıt yaptırmak için Taksim'e gittik. Bakalım bizimkilerin kaderinde var mı, bu okulda okumak. Bir yandan çıksın diye dua ederken, bir yandan eğer hayırlıysa olsun diye dua ettik. Pazar günü kura çekilecek ve o gün herşey netleşecek. Bizi zorlayacak tek şeyin okulun Avrupa yakasında olması ve Melisa'nın erken yatıp erken kalkmaya alışması olduğunu düşünüyorum. Bu konuda eğer çok istekli olursak, başarılı olacağımıza da inanıyorum.


Okuldan çıkar çıkmaz aynı sokakta Ara Güler'in oturduğu apartmanın yanında , Ara Cafe var. Kendisinin değil, kiracısı oraya onun ismini vermiş. Erken saatlerde olduğu için oturmadık, ama fotoğraflamak istedim.
Umarım bir gün orada kendisine rastlarım. Tanışmak çok istiyorum çünkü.

Sonrasında, hemen yakınında ki Saint Antuan kilisesine uğradık. Taksim'e ne zaman gidersem gideyim, artık alışkanlık, eğer Galatasaray'a kadar inersem, oraya da uğramak istiyorum . İstanbul'lu ve Taksim'li olmanın bir alışkanlığı, her dinden her mezhepten, Allah inancı olan ve çok da radikal olmayan herkesi orada görebilirsiniz. Ayrıca Fotoğraf çekmek içinde çok güzel görseller sunuyor bize. Dua ettim. Şükür ettim, kendimi Allah'a emanet ettim ve oradan da çıktık, İstiklal caddesinde yol almaya başladık


.




Didem'le birlikte geziyoruz, ama en çokta sohbet ediyoruz. Bir kaç mağazaya girdik çıktık. Sonra Nataliyle buluşmak üzere, Nişantaşına doğru yürümeye başladık. Zamane kahvesinde buluştuk. Birşeyler yedik. Sohbetimiz çok keyifliydi. Kitaplardan, filmlerden, hayata dair herşeyden sohbet ettik.  Didem'le Natali ilk defa karşılaştılar, tanıştılar. Bu önemli günümü onlarla birlikte geçirdiğim için sanırım en çok ben keyif aldım.

Kahvelerimizi de farklı bir yerde içelim dedik. Natali bizi Backhaus'a götürdü. http://www.backhaus.com.tr/
Orada da epey sohbet ettik, derin konulara indik. Toplamda , üçümüz buluştuğu andan itibaren 1'den 5'e kadar 4 saat sohbet etmişiz. Evde çoluk çocuk beklemese sanırım, daha da devam ederdik.

Geriye dönüşümüz vapur sefasıyla Kadıköy'e geçmek oldu.

Mutlu son. :)