28 Ekim 2011 Cuma

NATALİ İLE KISA BİR MOLA

Herşey, ziyaret edeceğim firmanın adresini biryerden hatırlayarak başladı. Ben bu adresi bir yerden anımsıyordum. Benim 20 senelik arkadaşım Natali'nin  adresine benziyordu. Firmaya gitmişken, sonrasında bir fincan kahve için , uğrayıp Natali'ye bir süpriz yapmak istedim.


Natali'yi hafta içi görmek , onun soluduğu havayı solumak, hemen şöyle bir çizimlerine bakmak, kitaplarına dokunmak, sohbet etmek çok iyi geldi. Hele bu güzel fincanlarda kahve içmek...

Geçen haftasonu Ayvalık'taydı...


                                               Bana zeytin festivalinden , zeytin dalı getirmiş.
ve doğal sabun.

Ayvalık'ta ki fotoğrafları ve macerayı okumak için can atıyorum.

Natali'nin film koleksiyonundan aldığım bu filmlerle de film kardeşliği yaptık. En kısa sürede izleyeceğim filmler..

Şimdilik bu kadar... Hemen bir film seçip, ayaklarımı uzatıp dinlenmeye geçmek istiyorum bu saatten sonra...
Blogları da 1 haftadır moral bozukluğundan okuyamıyorum, sanırım yarın akşam, toplu bir okuma yapmak için iyi bir seçim olucak. Herkesi çok merak ediyorum.

Yarın güzel bir gün beni bekliyor, en sevdiğim arkadaşlarımla...

27 Ekim 2011 Perşembe

POZİTİF ENERJİ NEREDESİN....

Az önce 102. saat mucizesini diye bir haber başlığı okudum. Haberin detayını okumak istemiyorum bile.
Yani, o günden beri, biz yattık kalktık, işe gittik geldik, yıkandık, yedik içtik, oturduk kalktık, hayatımızı devam ettirdik, ama bu kişi bu kişi orada çıkarılmayı bekliyordu. Halen bekleyenler var. Sesini duyuramayanlar var. Ölümü çaresizce bekleyenler devam ediyor... Kurtaramıyorum kendimi bu negatiflikten. Bugün bir karar almıştım kendimce, haber okumayacağım diye , yine dayanamadım.
Pozitif enerjim kayboldu gitti. Kendim için bile birşey yapmak istemiyorum şu anda. Onlar bekliyor diye...

23 Ekim 2011 Pazar

KIYAMET GİBİ

Sonuna geldiğimiz bu hafta son derece üzücü, sıfatı belirlenemeyen, yorucu, yıpratıcı, uyuşturucu etkisi yaptı üzerimizde. Donduk kaldık milletçe. Kelimeler yetersiz geldi. Yapabileceklerimiz sınırlı, herkes görevinin başında, hayatını sürdürmek zorundaydı. Şehitlerimiz.... Her gün devam eden kayıplarımız...
Dünün anne-baba kuzuları...

Arkasından Libya liderinin , bütün dünyanın gözü önünde linç edilmesi, sansürsüz olarak televizyonlarda çocukların gözlerinin önüne kadar getirilmesi, dehşetin de , intikamın da , öldürmenin de, işkencenin de, gözönüne gelecek kadar kolaylığını gösterdi medya bize. Bu medya kimlerin elinde. İnsanların ... Anne - baba- amca- dayı- hala-teyze ya da her neyse, mutlaka ailesinde bir çocuk ya da genç olan, ve radikal karar veremeyip, çocukların - erişkinlerin bile ruh ve sinir sağlığı için sıkıntılı olabilir diye düşünen ama reyting namına, mantıksız davrananların. Toplumlarda bir sıkıntı var. Bilmiyorum, bu görüntüleri medya da yayınlamayan, toplum sağlığını ve davranışlarını düşünen toplumlar var mı?

Hemen arkasından, çok yakınımızda, neredeyse haftada birkaç defa kullandığımız, yollarını arşınladığımız Tem'de tırın yarattığı dehşet trafik  kazası...

Haberlerin sürekli bu şekilde dehşet halinde devam etmesi, sanırım artık, bu düzenin sonunun ya da kıyametin geldiğini gösteriyor. Hergün bir kıyamet kopuyor.
Ara da ben birşeyler atlamış olabilirim. Televizyonun hiç açılmadığı evimizde. Biraz keyiflenmek için girdiğim internet ortamında, aldığım son haberde Van'da ki deprem.
Sıkıntılar devam ediyor...
Önümüzdeki hafta umarım herşey daha güzel olur...

Şu an tek yapmamız gereken, moralimizi yüksek tutmak için, kendimiz için olumlu şeyler yapmak. Toplum olarak pozitif şeyler yaparak, pozitife dönmek.

17 Ekim 2011 Pazartesi

KEYİF ZAMANI

Biraz kendime geldim sanki. Bu haftasonu film izlemeye isteklendim.  Kitap okumak ve film izlemek hiç bu kadar yorucu olmamıştı. İş temposunun sürekli müşteri ziyaretleriyle, İstanbul içinde meşhur trafiğinde koşturması ve akşam evde Melisa'yla ilgilenme ve şehir dışında olan babamızın evde ki boşluğunu doldurma ve yardımcı teyzemize alışma, alıştırma.

Dün keyfimin bir anından...


Neyse bu haftasonu inat ettim ve Cuma akşamı başladığım Paris'te Gece Yarısı filmini en son pazar günü bitirdim. Malum izlemeye başladığım her gece, uyuyakaldım. Gil'le beraber :) Paris'e gitmedim , ama Paris'e aşık etti bu film beni. En çok görmek istediğim ve yaşamak istediğim şehirlerden biri. Hiç durmadan sokaklarında her dükkanın her kapının önünde durarak, her taşın toprağın, pencerenin, kapının, saksının, yaprağını, sokaklarını, gökyüzünde ki bulutlarının, her cafe'sinin, sandalyelerini masalarını, oturan insanlarını fotoğraflamak istediğim ya da bir kenarda durup resmetmek istediğim bir şehir. 
Beni en çok etkileyen sahnelerden biri, Dali ile karşılaşmasıydı. Filmde ki sahneler, müzikler, kıyafetler, ışıklar göz alıcıydı.

Bu ayın Milliyet Sanat ekinde ki, ücretsiz DVD idi. Filmin Fransız olması ve başrol oyuncuları ve bir Fransız ailenin günümüz yaşantısını konu alan bir film ve tabiiki konusu sıradan, ama izlemeye teşvik eden bir film. Konusu için, aşağıda ki linke bir tık.
  Film'de ki salondan bir köşe olan bu sahne beni çok etkiledi. İzlerken fotoğrafladım. Sofrada makarna, salata ve bir şişe şarap. Arkada bir dolu kitap.


 Bu arada okuduğum kitapları elime aldığım zamanlar , her defasında yorgunluktan ilk sayfada uyuyakalıyorum. Hemde, beni uyanık tutsun diye içtiğim her Türk kahvesinden sonra.  Bu filmleri izledikten sonra, içimde ki doğan Paris aşkıyla, kütüphanemde bekleyen bu kitaba da başlamaya da karar verdim.


İçinde  Paris'le ilgili fotoğraflar ve tablolarda var.

Bu gece yapmam gereken bilmem kaçıncı işten sonra, bu kitaba da başlamak istiyorum.

15 Ekim 2011 Cumartesi

SON ZAMANLARDA... YENİ BİR DÖNEM... ANNE-BABA OLMAK GERÇEKTEN ZOR.

Okula başlamadan önce ki son mutlu fotoğrafımız...

Nerden başlayacağımı bilemiyorum.
Aklıma ilk gelen şey, Melisa doğduktan sonra,  şimdi gerçekten toplumdan biri olduğumuzu anlamamdı. Çünkü şimdi çocuğumuz vardı. Toplumda her yerde artık, küçük çocuğu olan herkesle gözgöze geliyorduk. Onların yorgun, uykusuz, bıkkın olduğunu ya da sinirli, tahammülsüz , mücadeleci olduklarını görebiliyorduk yüzlerinden, hareketlerinden. Belki bu insanlarda benim gibi yemeğini tam olarak bitirmeye fırsat bulamadan sofradan kalktılar, sabah dişlerini fırçalamadan ya da saçlarını taramadan bir iki gün geçirmişlerdir. Mutfakları darmadağın duruyordur, çünkü onların küçük çocukları var. Şu giydikleri eşofman var ya, onu hiç üzerlerinden çıkarmadan birkaç günleri geçmiş olabilir. Bu düşüncelerim , Melisa yeni doğduğu zamandı. Büyüdükçe, insanları sokaklarda, mağazalarda, marketlerde çocuklarına bağırırken ya da onları hırpalarken gördüğümde, kimbilir belki de son noktaya gelmişlerdir. Çocuk durmak bilmiyor.
Sonra zaman zaman da, bir anne-bir baba nasıl cinnet geçiriri hissettim. O noktanın ön kapısından içeri girip ana kapıdan girmeden vazgeçip çıktığım zamanlar oldu

İş, ev, çocuk, eş dörtgeninde ki; sosyal yaşantımı bunların hep dışında özel odam olarak tutuyorum, ve o odaya giremiyorum diye epey zorlandım, diğer dörtlü beni yıprattı, ve depresyonlara girdim çıktım, her biri bir evvelkinden uzun sürdü , en son panik atakla 7-8 ayda sıyrıldım.

Şimdi bunları neden anlatıyorum, hayatımın diğer noktası, toplumun daha da içine girdiğim noktayız. Melisa'nın okula başlaması. Yollarda, sokaklarda, mağazalarda, yanlarında okul çocukları olan anne-babaları izliyorum, gözlemliyorum. Göründüklerinden daha bir yaşlılar, çökmüşler, bıkmışlar, hepsi okula yeniden başlamış gibi .

Son haftalarda, Melisa'nın okulda ki olayları, kazaları, dersleri, kayıp-unutulan eşyaları, ödevleriyle, değişen davranışları ve huylarıyla kavrulup gidiyorum. 3 haftadır, sınıfta yetiştiremediği dersleriyle ilgileniyorum. Gerçi son günlerde bu durum biraz azaldı. Çok fazla konuşan çocuklar ya da etrafını arkadaşlarını tanımaya çalışan çocuklar bu durumda. Etüte de kalmalarına rağmen...
Her akşam saat 7'den 9-9:30'a kadar ders yapıyoruz. Artık, hafta içi, herhangi bir yere  ya da alışverişe gitme ya da farklı bir faaliyet yapma olayımız bitti diye düşünüyorum bu tempoda.. Ders çalıştırmak deyimini sanırım ilkokul deneyimi olan okurlar, daha iyi anlayacaktır. Yazı yazma esnasında, bir durup bir yazma, sıkılma, çok çabuk unutma,  okumada, üstte okuduğu kelimeyi altta okuyamama, bu döngü sırasında dişleri sıkma, herşeyi içine atma, bağırma,  ya da yeter diyip masaya yumruğunu vurma...

Hergün bir olayla eve geldi; düşmüş , dizini dirseğini yaralamış, ya da ağaca çıkarken çenesini vurmuş,  ya da biri itmiş düşmüş, sonra üstüne basmış, biri saçını çekmiş, başka biri yüzüne şemsiye vurmuş, göz altı morarmış( en son olay) bir şekilde eve geldi. Bizimki de birşeyler yapıyordur, elbette ki... Çok hareketli ve enerjik. Yaralanmalardan ders almayan bir çocuk. Keşke yetiştirirken , her düştüğünde birşey olmaz kızım, kalk yürümeye devam et , demeseydim diyorum.

Bunun yanında, artık anneanne bakmıyor Melisa'ya ... Çok sıkıcı 2 haftanın ardından, artık bir teyzemiz var evde. Melisa'nın okula gelişiyle , yemeğiyle ve az da olsa evle ilgilenen. Bu durumun en iyi gelişmesi bu olay.
En azından son bir haftadır, Melisa'yla yemek konusunu ya da bulaşık, çamaşır konusunu düşünmeden ilgilenebiliyorum. Ama ilk 2 hafta son derece çilekeş bir dönemdi. Anneanne- Melisa konusunu hiç konuşmak bile istemiyorum. Herkes kendine göre haklı. Ne de olsa biri 4 diğeri 6 yaşında bir çocuk.

Melisa'nın davranışları değişti derken, yalan söylemeye başladı. Sadece geçen haftasonu birçok örneğini yaşadık. 2 gün kendimize gelemedik. Şimdiye kadar gayet cesur, ve kendinden emin olan kızımız, korku dolu gözlerle yalan söyledi. Biz ne yapacağımızı bilemedik, hele ben zaten cinnetin ön kapısından girdikten sonra 3 tane tokat attım. Kendimden utandım, sıkıldım, 2 gün düşündüm, hata nerede, ne yapayım, hemen google araştırması, yazıları okudum, eşimle de paylaştım, çünkü o da başka birkaç senaryosundan sonra poposuna 2 şaplak attı. Yalan söyleyen çocuğa nasıl davranılması ya da nasıl davranılmaması gerektiğini , nasıl sessiz sakin davranılması gerektiğini öğrendik. Bu haftayı daha cesur  geçirdi Melisa, yine tüm hatalarını ve onay vermediğimiz davranışlarını hemen itiraf etti. Bu noktada biraz rahatladık.


Bu da 3 haftadan sonra ilk mutlu anımız ...

Yeni bir dönem ve alışma ve sürdürme için sanırım zamana ihtiyacımız var. Bir sonra ki dönemleri de olucaktır elbet. Anne baba olmak gerçekten çoook zormuş.

10 Ekim 2011 Pazartesi

YILDIZLAR


YAZI ALINTI : http://www.ozlemsarac.com/sehir/nisantasi-turu-4-yildizlar-ve-den-cafede-final.html
" Unicef‘in bir projesi kapsamında gerçekleşen Stars of İstanbul‘un amacı 2015 yılına kadar temel eğitim görmemiş çocuğun (9-14 yaş) kalmaması.
Bunun için Unicef, İstanbul’un çeşitli yerlerine koyacağı yıldız heykelleriyle 1 Eylül-30 Kasım tarihleri arasında dikkatleri çocukların geleceğine çekmeye çalışıyor.
Endüstri tasarımcısı Aziz Sarıyer’in hazırladığı 1.80 yüksekliğindeki dev yıldızları katılımcı firmalar satın almış ve sanatçılar da bu yıldızları renklendirerek projeye destek vermişler.
Neden Yıldız? sorusuna Aziz Sariyer, “Beş köşeli yıldız insanı temsil eden bir sembol. Sevginin işareti” şeklinde cevap vermiş.
En yukarıdaki uç insan başını, ayrıca spritualizmi sembolize ederken diğer dört uç, bir insanın kolları ve bacaklarını, ayrıca toprak, hava, ateş, su elementlerini sembolize ettiği, bunun dışında dört mevsimin deviniminin de işareti olduğu kabul ediliyormuş. "





ve tabii ki favorim..



bu da 2. favorim





6 Ekim 2011 Perşembe

TAKSIM'E GİDİLİNCE NE YAPILIR? NERELERE GİDİLİR ? :)

(Bu hafta , geçen haftasonunun yorgunluğu, kızımın okul ve benim iş telaşından, blogumdan ve sizlerden ayrı kaldım,
Heyecanla geri döndüm .)

İşyerinden bir arkadaşımla birlikte Taksim'e gittik Cumartesi günü. Melisa'da babasıylaydı. Yani ipini koparmış gibiydim o gün. Hiçbir şey engel değildi, hadi diyince her istediğimizi yaptık. Taksim'e girer girmez, Fransız konsolosluğunun dışında ki reklamlarda farkettiğimiz resim sergisini gezip, aynı zamanda bir Fransa'ya gidip gelelim dedik. Konsolosluğun bahçesini, kafesini halka açıktır diye özellikle belirtmişler.


Sergi çok dikkat çekiciydi. Farklı resim ve sunum şekilleri vardı. Ben hemen yorumumu yaptım, Sanat budur diye ... Yapılmayanı yaptıkları için... Slerginin adı " ULTRAMEMOIRE 4" 16 Eylül - 11 Kasım arasında gezilebilinir.




Bu çalışmayı şöyle izah edeyim. Bu tablonun kare kare fotoğrafı çekilmiş. Her fotoğraf tab edilmiş ve sonra zımba ile birbirine birleştirilmiş. Ben çok sevdim, yapılmayanı yaptığı için...


Bu resimlerde etamin sevenler için, fotoğrafla , gerçek etaminler birleştirilmişti.



Fransız konsolosluğunun bahçesi, çok sessiz , ayrı bir dünya, ülke zaten :)

Oradan çıkıp Aksanat'a girdik. Fotoğraf sergsi vardı. Çok hoşuma gitmedi açıkçası. Aslında benim amacım, aylık bültenini almaktı. BRUNO SERRALONGUE'nin Zaman kapsülü adlı sergisi . 15 Eylül- 28 Ekim tarihleri arasında geziliyor. Fotoğraf koymak istemedim. Bana pek hitap etmiyor.

Çiçek pasajının önünden geçerken, içeriye bir göz atıp , "geçerken sana da uğrayıp merhaba demek istedim" dememek olmazdı.

Bu fotoğrafta ki kim ya da neden koymuşlar Çiçek Pasajının içine bileniniz var mı ?



Arkadaşım aslen İstanbul'lu olmadığı için ona bilmediği bir çok yeri de gezdirmek benim için büyük zevkti. Avrupa pasajı'nı daha önce görmediği için küçük dükkanları gezdik. Ben burayı küçük kapalıçarşıya benzetiyorum. Detayları ve bu çarşıyı gezerken hep bir müze geziyormuş gibiyim. Her yeri turist gibi ilk defa görüyormuşçusuna....

minik antika şişeler ve kutular ...

bir gün hepiniz benim olacaksınız :)



Avrupa pasajı detay...



Sahaflar çarşısına girer girmez, ayaklarım beni bu minik davul bavulun önüne getirdi. Karşıma bu resimler çıktı. Neden ben dedim kendi kendime... Bu insanlar nerede şimdi sorusu ??? Çok duygulandım, hemen çıktım oradan.

Ondan sonra girdiğimiz mağazanın haddi hesabı yok. Pasajlar...Sokaklar...Karnımız acıktı. Farklı bir ortam seçtik, daha evvel başka bir şubesinde sakızlı kahvesini içmiştim. Çok kalabalık olmayan ve genelde turistleri ağırlayan House Cafe'ye girdik. Çok güzel bir mekan, çok şık bir restaurant.!


Lambaların ucunda kanatlar... İnanılmaz şık bir dekorasyon.


Saint Antuan kilisesine uğradık...

Kahvemizi de başka bir yerde içelim dedik. Sırada Cezayir sokağı vardı. En son Melisa'ya hamileydim gittiğimde. İlk zamanlarda ki havasını kaybetmiş bence. Ama yine de sokaklar şirin ve cıvıl cıvıldı.

Burası, Cezayir sokağına gitmeden bir yerdeydi. Masanın yanında ki yastıklarve üzerinde ki örtü yaşanmışlık ve eskilerden bir iz gibi duruyordu dükkanın girişinde...


Bu masa güneş almıyor olsaydı, kahvemizi burada , balıklarla birlikte içecektik. Her masada minik bir akvaryum vardı. Ne hoş dimi...


Kahve için, ne zamandır gitmek istediğim  Ara Cafe'de içtik. Ara Güler'in evinin hemen yanında, burası da duyduğuma göre kiracısıymış.  İyi ki gitmişiz. Kahvesi de gerçekten çok lezzetliydi hani...


Hadi dedik, bir çılgınlık daha yapalım, Taksim'e gelmişken, Nişantaşına yürüyelimYıldızları görelim, oradan Kadıköy'e geçelim.

Valikonağı bizi kelebeklerle karşıladı.:)


Yorucu bir gün Nişantaşından Kadıköy'e doğru uzandı. Bu fotoğraf çok enteresan oldu.

Bu arada bir çok yıldız gördük, fotoğraflarını çektik, ama bir sonraki yazıya.