20 Ağustos 2015 Perşembe

Fransız konsolosluğunda Fransızca öğrenmek

 
                             Fransız konsolosluğunda sınıfların olduğu holdeki sergiden...
 
Bizim Fransızca maceramız, ilkokul 2. sınıfta başladı.  Melisa misafir olarak gittiği eski kreşinde İspanyolca dersine girmişti ve anne ben İspanyolca öğrenmek istiyorum dedi. Ama çocuk düzeyinde İspanyolca dil eğitimi veren bir kurum yok, ya da Almanca... Sadece İngilizce var. Fransızcayı sadece Fransız konsolosluğu veriyor. Ben bunu sevgili arkadaşım Sabriye sayesinde öğrenmiştim. Bu kurslar talep olmadığı için bir tür başlayamıyordu. Yani talep yoktu. Bu sınıflara kim katılıyor diye sorarsanız, Fransız kolejlerinde okuyan çocuklar, destek dersler için geliyorlar. Kursa katıldığımızda anladık ki , devlet okulunda okuyup da bu kursa gelen bizim yaş grubumuzda sadece Melisa idi, büyük gruplarda da Sabriye'nin oğlu Oğuzhan...
 
                                             Fransız kültürün  kütüphanesi
Melisa daha yeni okuma yazma öğrenmeye başladıktan bir sene sonra, kendisinin isteği ve bizim azmimizle kursa başladık. Tek kelime Türkçe bilen ya da bilmeyen Fransız öğretmenler eşliğinde dersler işleniyordu.
 
Melisa için burası çok keyifli bir mekandı. Fransız konsolosluğunun içi , bahçesi minik Fransa havasında, merdivenlerden inerken sizi karşılayan cafesinde Fransız müzikleri, lezzetli menüleri, kruvasanları, chese cakeleri, sınıfların avluya bakması, avludaki ağaçlar, alt kattaki kütüphanesi, her şeyiyle zaman içinde inanılmaz benimsedi burayı. 2.3.4. sınıfta , her ekim başladık ve Haziran'da bitirdik.
 
 
Başladığı sınıfta, devam edenlerde oldu, ayrılanlarda, geriye giden ileriye giden, öğretmen değişikliğine uyan uymayan, ama Melisa 3 sene boyunca istikrarlı bir şekilde hiç fire vermeden devam etti.  Ekim 2012- Mart 2015 tarihleri arasında 240 saatlik A1 seviyesi kursu tamamladık.
 
 
 
Tabii ki bu bizim çabamızla oldu biraz. Ondaki bu isteği gördükçe, biz de geri adım atamadık. Ataşehir'de oturuyoruz ve her cumartesi, sabah yüzme antremanından sonra ( 4 yılda bu olayda kesintisiz devam etti ) yıkanıp, paklanıp, arabayı Kozyatağı metro parkına bırakıp, metro ile Kadıköy, Kadıköy'den Kabataş , Kabataş'tan finükilerle Taksim'e gittik. Dönüşte de aynı şekilde geri döndük. Bu seyahatler  metro, vapur, finüküler kullanımı bizim çok hoşumuza gidiyordu. Melisa bir gün bile of demedi.
 
 
Hatta finükilerden Taksim meydanına çıkıp, "  yine turistik yerdeyiz " cümlesini her haftasonu kullandı. Kar kış, gezi olayları demeden, tehlikeleri bile göze alarak, gittik. Çok sıkıntılı olan durumlarda konsolosluk bizi uyardı, sadece o günlerde gitmedik. Bu arada benim tek kelime Fransızca bilgim olmadığı için hiç destek olamadım, babamızın da...
 
Sınıfta bir kutlama anı 

Gelelim Fransızca edinmesine, öğrenmesine... Videolarla, görsellerle, konuşma ile öğretmeye dayalı bir eğitim vardı. Kasetten dialogları dinlemek, yazılanları takip etmek, temel kavramları öğrenmek, şarkı dinleyerek, sonrasında söyleyerek. Telafuzu çok zor bir lisan. Herkes gırtlak yapısını uyduramıyor. Bütün öğrendiklerini gelip evde bize söylüyordu. Okulun verdiği fotokopilerdeki görselleri evde tek tek tekrarlıyordu. Telafuzu ve motivasyonu çok iyiydi. Kurlar arası öğretmen değişiklikleri olduğunda öğretmenle tanışma için sınıfı ziyaret ettiğimde, öğretmene Melisa'nın devlet okulunda okuduğunu , koleje destek olsun diye değil, keyif için geldiğini hep hatırlattım. Bunun sebebi, değerlendirmelerini bu çerçevede yapmasının daha iyi olacağını düşündüğüm içindi. Buna rağmen, hep derse katılan, ya da diğer öğrencilerle aynı seviyede olduğunu söylediğinde çok memnun oluyordum. Demek ki birşeyleri boşa yapmıyordum. Çünkü bu sureç içinde, ilk yıl ders bitene kadar cafede oturup bekledim, belki 2 kere Taksim'e çıkmışımdır gezmek için. Çok kalabalık olduğu için , orada sakince , müzik eşliğinde oturup kitap okumayı her zaman tercih ettim. 2. senenin yarısından sonra Nişantaşındaki atölye maceram başladı. Onu bırakır bırakmaz, dolmuşa binip atölyeye koşturup, sonrasında ders bitmeden Taksim'e gidip Melisa'yı alıp eve döndüm. Son senemizde babamızı da bu maceraya kattık.
 
 
Her haftasonu İstanbul'u doya doya soluduk.
Kadıköy-Taksim-deniz-vapur-simit-çay
 
Hep birlikte Taksim yolculuğu, metro-vapur-finükiler ve orada ayrılıp, ben atölyeye devam ediyordum. Baba kız olarak bu yolculuğa devam ettiler.
Nisan ayında 5. sınıfa gideceği okula karar verince , bu derslere artık ara verdik. Çünkü tercih ettiğimiz okulda burs aldı, ve 2. dili olarakta Fransızcayı tercih ettik.  
 
Amacım zor dilden başlatmaktı. Sonrasında İtalyancayı İspanyolcayı daha kolay öğreneceğine inanıyoruz. Bu arada İlkokul 4. sınıfta İngilizceye başladığında, telaffuzunda, okumasında zorlanmadı değil ve hatta İngilizcenin Fransızcadan daha zor olduğunu söylüyordu.
 
Ayrıca tüm bunların yanında, ona erken yaşta kültürel bir kimlik kazandırmak istedim. Sanata olan yakınlığım sebebiyle çok defa birlikte sergi gezdik, evdeki sanatsal kitapları karıştırdık, birlikte resim yaptık, atölye çalışmalarımda yanımdaydı. Tuale akrilikle, yağlıboya ile resimler yaptı. Ressamların çizgisiyle , onları tanımayı öğrendi, bakarak kopyalar yaptı. Gezdiğimiz müzelerde ressamlar üzerine, onların hayatlarını da konuştuk tabii ki. Kız çocuğu olması sebebiyle aynı dilden konuşmak sohbet etmek, gelecekteki çizgisini belirlemede yön vermek hem rahat oldu, hem de keyif verdi.
 
Bakalım önümüzdeki günler bize neler gösterecek.

2 Ağustos 2015 Pazar

Kolaj

 
2013 yılından bir kesit...
O gün, Atölye 63'ün ilk günüydü. Benim çalışma gibi bir niyetim yoktu henüz. Çünkü Melisa'yı Taksim'e Fransız konsolosluğuna Fransızca derslere götürüyordum. Oradan koştura koştura atölye arkadaşlarımın yanına gelmiştim. 2 saatlik sürem vardı Melisa'yı almak için geri dönmeme.
 Herkes harıl harıl kolaj yapıyordu. Amaç herkes kendi yaptığı resimleri çağrıştıran ressamların resimleriyle kolajlar yapıp, sonradan tuale geçirmekti. İster akrilik, ister yağlıboya... O günlerde eski hocamız bize yol gösteriyordu. Bana verilen ressamlar; Klee, Matisse, Dali, Kandinsky idi.
Ben çalışmayacağım diye hazırlıksız gitmiştim. Arkadaşlarımın kolajlarına yardım ediyordum. Herkes internetten renkli baskı almış, kesiyor biçiyordu. Renkli kartonlara  yeni kompozisyonlar yapıyordu. Ben de bir o yana, bir bu yana dolaşırken masanın üzerinde aşağıda ki görüntüyle karşılaştım.
 
 
Nasıl etkilendim anlatamam. Matisse 'nin resimlerinden çalışan başka bir arkadaşım, kesmiş biçmiş, kolajını bitirmiş, bu artık parçalar da üst üste kenarda öylece beni bekliyormuş :) " e bu bitmiş "dedim arkadaşıma . Hiç ama hiç bozmadan aldım ve renkli kartonun üzerine koydum ve yapıştırdım.
Bu bir işaretti. Yapacağın kolaj hazır, hadi resme başla diyordu bana içimdeki resim aşkı...




Bir sonraki hafta malzemelerimi atölyelere taşıyıp resmime başladım. Aşağıdaki resim son halinden bir önceki haliydi sanırım. Çok oynadım üzerinde, son halinin fotoğrafını bulamadım.






Aynı tarihlerde, başka artıklardan yaptığım resim de yukarıdaki. Bunun da resmini yaptım.


Bu ve aşağıdaki kolajları biriktirdiğim dergilerden kesip biçip, kopartıp yırtıp birleştirdim. Tuale özel bir tutkalla yapıştırıp, üzerinden boya ile geçtim. Tualde hem kağıt, hem boya zenginliği bir arada.
Denemesi ve sonuç çok keyifli. Yaptığım tuallerin fotoğrafı yine yok. Siz gözünüzde canlandırın.
 
 Bu kolaj bekliyor. Bence bu şekliyle çerçevelenmeli.
  


Bu kolajı da yapıp, tuale yapıştırıp resimleştirdim. Ama bu şekliyle kalsaydı daha iyiydi. 

 Bunu bozmadım. Çerçeve bekliyor.
 

Bu kolajda sadece Paul Klee'nin birçok resminden kolaj. Aynısını tuale geçirmeye başlamıştım. Yarım kaldı. Zamanının gelmesini bekliyor.
 
Kolaj, değişik kompozisyonlar oluşturmak için birebirdir. Yaratıcılığınızı geliştirirsiniz, hiç tahmin bile edemeyeceğiniz noktalara götürür sizi. Resme motive eder.
 
Pinterest kullanıyorsanız, collage ya da kolaj yazın, bir sürü değişik hayal dünyasına dalarsınız.
Bu arada beni takip etmek isterseniz, Zeynep Ünlü olarak bulabilirsiniz. Collage panoma 25 adet resim pinlemişim. Bu örnekler, kolaj hakkında ne demek istediğimi daha iyi anlatıyor.